Monday, June 8, 2009

Avrupa’nın dikeni

Pazar günü, yani dün Türkiye’de seçimler olduğunu Türkiye’nin Sarkozy-Merkel’in aslında gülünesi kötücül ittifakından çok kendine rağmen Avrupa Birliği üyesi olduğunu ve Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde, Türkiye’den adayların Strasburg ve Brüksel’de AB siyasetini şekillendirmek için yarıştığını hayal ettim. Elbette, Türkiye’den Avrupa’ya göç edenlerden, Almanya’da Vural Öger’den Hollanda’da Feleknas Uca’ya farklı yelpazede milletvekilleri AP’de zaten görev aldı. Ancak, dün Türkiye’de AP seçimleri olabilseydi, Türkiye’deki seçmenler, ilginç bir şekilde Hollanda’daki oylamada ikinci sıraya yerleşen Partij voor de Vrijheid (Özgürlükler için Parti – PVV) gibi aşırı sağ ve açıkça ırkçı bir siyasi hareketin yer almadığı bir oy pusulasıyla karşılaşacaklardı. Göçmenler ve özellikle Müslümanlara karşı sadece eleştirisel değil provoke etmeye yönelik mütecaviz bir söylemi olan PVV lideri Geert Wilders kadar pervasızca belli bir grubu düşman gösterebilen bir örnek açıkçası Türkiye’de yok (mu acaba?).

Wilders’ın Hollanda’daki AP seçimlerinde birinci gelen parti olan Hıristiyan Demokratlar’ın sadece birkaç puan gerisinden gelerek ikinci sıraya yerleşmesi ve AP’ye yaklaşık beş milletvekili gönderecek olması, sadece Türkiye’ye değil tüm Ortadoğu’ya, tüm Müslümanlara karşı böylesi düşmanlık vaazları veren bir liderin sürekli başarı grafiğini yükseltmesi, üstelikte bunu dünyanın en “mutlu” ülkelerinden biri olduğu araştırmalarla sürekli ortaya konan, “açıklık ve hoşgörü” toplumu Hollanda’da “başarması”, üzerinde gerçekten düşünülmesi gereken konular. Bunun da, Türkiye’de genelde olduğu gibi “flaş” manşetler ve anonslarla değil, soğukkanlı bir bakış açısıyla yapmak gerek. Unutulmaması gerek ki Wilders, Britanya’ya girmesi, İçişleri Bakanlığı tarafından “istenmeyen kişi” ilan edilmesi nedeniyle yasaklanan biri. Yani PVV, Avrupa’nın vicdanında da bir diken.

Evet, Türkiye’de bugün PVV gibi bir parti yok, ırkçılık Wilders’ın yaptığı kadar sistematik ve fütursuzca yapılamıyor. Ancak, bütün büyük partilerden bazı isimler sık sık PVV tınıları taşıyan ölçüde milliyetçilik yapıyor. Dediğim gibi, Türkiye’de henüz PVV gibi siyasetini tamamen belli bir gruba yönelik düşmanlık ve nefret söylemi üzerine inşa eden bir parti yok. Ama en az son beş yılımıza her bakımından damgasını vuran ulusalcılık akımında, Avrupa siyasetinde yükselen aşırı sağ hareketlerinkilere benzeyen söylemler bulmak çok mümkün. Ulusalcılık, Avrupa’nın aşırı sağından daha ürkek ve kesinlikle daha yüzeysel boyutta kalan bir ideolojiye sahip. PVV gibi partiler kendilerini parlak imajlarla paketleyerek, sağa kaymaya ve sağ siyasetin içine eklemlenerek bu kanadı ipotek altına almaya çalışıyor. Avrupa’da sol hareketlerin göçmenlerin entegrasyonu, Müslümanlar ve Yahudiler, Romanlar gibi azınlıklara karşı önyargının kırılması, milliyetçi ve ulus-devlet eksenli siyasetin yerine daha evrensel değerlere sahip politikaların benimsenmesi gibi konularda etkin ve nitelikli tavır geliştirememesi, geçmişle gelecek arasında bir yere takılıp sürekli bocalaması, sağın önünü açıyor. Buna karşılık, sağ hareketler çevre konuları gibi alanlarda açılımlar yaparak daha çağdaş, seçkinlerin değil halkın iyiliğini gözeten bir portre çizmeye çalışsalar da, çoğunluğun varsayılan önyargı ve muhafazakârlıklarına oynayarak popülist politikalar benimsiyorlar. Macaristan’dan bir örnek vermek gerekirse, merkez sağ partisi Fidesz, aşırı sağcı, Yahudi-Roman-Müslüman ve göçmen düşmanı parti Jobbik’in oluşturduğu üniformalı paramiliter Magyar Garda’ya (Macar Muhafızları) karşı tavır alamıyor. Hatta, Fidesz’in Avrupa Parlamentosu’ndaki Roman kökenli temsilcisi, Lívia Járóka’nın İtalya’daki Romanların, İkinci Dünya Savaşı dönemi uygulamalarını andıran şekilde, etnik bir veri tabanına kaydedilmeleri uygulamasını desteklediği hâlâ akıllarda.

Her halkta, dünyadaki her toplumda istinasız olarak var olabilecek dışlayıcı, öteleyici eğilimlerin önünü almayıp, bu tip tavırlara karşı önleyici, yumuşatıcı siyaset geliştirmeye çalışmayıp da bunlardan yararlanmaya çalışmak Avrupa merkez sağının bir hastalığı. Bunun Türkiye’yi fena halde esir aldığı da apaçık ortada. Yoksa, yaklaşık 20 yıldır Türkiye Kürtlerinin siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarının çözülmesi konusunda rapor üzerine rapor yazılıp da daha mürekkebi kurumadan bu raporlar rafa kalkmaz, açılım üzerine açılım yapılıp da barış konusu havada kalmazdı.

Avrupa Parlamentosu seçimlerinden ilginç bir ayrıntı, Kuzey İrlanda’da IRA’nın açlık grevinde ölen lideri Boby Sands’i milletvekili yapmasıyla ünlü, bölgenin siyaseten çalkantılı yerlerinden biri olan Fermanagh/South Tyrone’da katılım oranının diğer seçim bölgelerinin neredeyse iki katı olmasıydı. Belli ki, Fermanagh/South Tyrone’un çok acı çeken geçmişi, tıpkı Türkiye’de Güneydoğu’da olduğu gibi, bu bölge halkını siyasete dört elle sarılmaya yöneltiyor.

AP seçimlerinde aşırı sağın yükselişinin en önemli nedenlerinin, seçmenlerin düşük ilgisi ve oy verenlerden refah düzeyi yüksek, deyim yerindeyse tuzu kuru olanların PVV gibi partilere kayması olduğu düşünülünce, Fermanagh/South Tyrone’dan alınacak ders çok.

Monday, June 1, 2009

“Geriye Dönüş Yok”

Geçen hafta Türkiye’de, daha dünyadan bir şey anlayamadan, askerlik görevlerini yaparken ölüp giden gençlerin cenaze törenleri yapılırken Kuzey İrlanda’da da bir cenaze kalkıyordu. Katolik Kevin McDaid, Protestan ağırlıklı bir kasabada, bir Protestanla evli olarak sessiz sakin bir yaşam sürerken bir gece komşusunu tartaklayan Protestan bir çeteye “durun” demeye kalkınca feci şekilde dövülmüş, ardından da geçirdiği kalp krizi nedeniyle ölmüştü. McDaid’in ölümü, Kuzey İrlanda’da barışın çatırdayacağı endişelerini yeniden gündeme getirmiş, İngiliz ve İrlanda gazeteleri ne olup bittiğini anlayabilmek için olayın gerçekleştiği Coleraine kasabasının sosyal yapısını ve tarihini, sıradan vatandaş McDaid’in yaşamını, ölümüne yönelik tepkileri mercek altına almışlardı.

Türkiye’deyse, geçen hafta ölen askerlerin yaşamlarıyla ilgili birkaç kırık dökük trajik ayrıntıyı bile, feryat figandan başka hemen hiçbir şeyi yansıtmayan, adeta ölenlerin hiçbir önemi yokmuşçasına yüzeysel televizyon ve basmakalıp gazete haberlerinden zorla öğrendik.

Kuzey İrlanda’da McDaid’in evinin bahçesinin çitlerine, Katolik İrlandalıları temsil için bağlanan beyaz ve yeşil renkli bez parçaları arasında, bir de not vardı. Üzerine “Barış, yönümüz ve yolumuzdur” diye yazılmış, “Bir Protestan” diye imzalanmıştı. Mart ayında da, bir polis memuru ve iki asker, İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’ndan (IRA) kopan fraksiyonlardan “Gerçek IRA” tarafından öldürülmüştü. Bu olaylar ertesinde, IRA’nın siyasi kanadı Sinn Fein, güvenlik güçlerinin cenazesine ilk kez katılırken, binlerce kişi barışı korumak için “Geriye Dönüş Yok” pankartları taşıyarak sessizce yürüdü.

Geçen hafta Türkiye’deyse Ankara Kocatepe Camii önünden araçlarına kadar yürüyen Merkez Komutanlığı Tören Bölüğü’nün silahları havada ilk kez “Vatan sana canım feda”, “Şehitler ölmez vatan bölünmez” ve “Akan kan bayrak için” diye sloganlar atması barış için hiç de ümit verici değildi. Zaten, Türkiye’de cenazelerin, slogan atma, alkış tutma yerleri haline gelmesi başlı başına çok endişe verici. DTP’nin Meclis’teki temsilcilerinin zorla ifadelerinin alınmak istemesi, Ahmet Türk hakkında dokunulmazlığının kaldırılması için fezleke hazırlanması da...

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 2008 yılında “eyleme katıldıkları ve benzeri iddialarla” terör suçlarıyla yargılanan çocuklarla ilgili hazırladığı rapor da, barışla ilgili sadece karamsarlık yaratıyor.

Genelkurmay’ın siparişiyle 2006’da “yeni” Terörle Mücadele Kanunu çıkarken, bu yasayı, terörle mücadeleye yönelik dünya genelindeki hukuki düzenlemeleri tartışan bir kitap için akademik bir makale yazarken incelemiş, hak ve özgürlüklerin alanını nasıl daralttığını tahayyül ederken ürpermiştim. Bu ve 2004’te çıkartılan Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 250. maddesi, kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne benzer şekilde belli suçlar için özel yetkili ağırceza mahkemeleri kurulması vesaire gibi hukuki değişiklikler zaten 1990’ların cenderesine dönmeyi, devletin âdeta eli titreyerek sınırını genişlettiği insan haklarını, yeni kırmızıçizgilerle daraltmasını amaçlıyordu.

Bazı çocuklar da, tıpkı ezkaza terör örgütü üyesi olmakla suçlanan kişilerle yolu kesişenlerin bugün tutuklu bulunmaları gibi “düşman hattına” düşüverdiler.

Kuzey İrlanda’da da, gençler ve çocukları siyaseten bir tarafa çekmek için yıllarca Katolikler ve Protestanlar arasında, örgütçüler ile devletçiler arasında büyük bir çekişme yaşandı. Nesiller, Protestan veya Katoliklerin, haklılıklarını haykıran sloganlarını dinleyerek büyüdü. 1985’teki bir konferans için basılan, Kuzey İrlandalı bir grup gencin çocukluklarını anlattığı yazılar, herhalde bugünün Diyarbakır’ındaki pek çok çocuğun da tasvir edeceği karanlık, ürkütücü, bir yanda “örgütün” bir yanda da ordunun silahlarının resmigeçit yaptığı bir atmosferi aktarıyor.

Bugün Kuzey İrlanda’da barış var, ama IRA’dan kopan Geçici IRA (PIRA), ondan kopan Süreklilik IRA’sı (CIRA), ondan kopan Gerçek IRA (RIRA), hepsinden fazla kökenlerine sadık olduğunu öne süren ve örgütün ilk adını kullanan Óglaigh na hÉireann da varlığını sürdürüyor. Dahası ortada uyuşturucu, kaçakçılık vesaire işlerine bulaşmış çeteler de var.

Britanya Ordusu, 2007’de açıklanan bir raporla IRA’yı silah gücüyle yenmeyi başaramadığını itiraf etmiş, buna karşılık IRA’nın da taleplerini şiddet yoluyla elde edemeyeceğini anladığını not düşmüştü.

İşin ilginç yanı, Britanya Ordusu’nun bile “artık yeter” dediği bir noktaya gelmesine rağmen Kuzey İrlanda’da affetmeye ve barışa en soğuk bakanlar kimler dersiniz? 2003 yılında yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre çatışmaların yansımadığı yerlerde yaşayan Protestanlar. Yani, yıllarca Britanya devletinin gücünü arkalarında bulan ve yaşamlarında çatışmaların yıkıcı etkisini hissetmeyenler. Tanıdık geliyor mu?

Monday, May 25, 2009

Uzun mesafe koşusu...

İtalya, Türkiye’de tanındığı haliyle, Soğuk Savaş döneminde demokrasisini cendere altına alan Gladio’yu tasfiye etme başarısını göstermiş, adaletin yerini bulduğu bir ülke.

Ancak, İtalya’da yaklaşık kırk yıl perde arkasından siyaseti yönlendiren Gladio’ya ilişkin pek çok ayrıntı henüz yeni ortaya çıkıyor. Geçen hafta, Sicilya mafyası Cosa Nostra’nın en üst düzey ve eli en kanlı isimlerinden Giovanni Brusca itiraflarıyla, hâlâ büyük ölçüde karanlık kalan yakın tarihin bir parçasına daha ışık tuttu.

1980’lerin sonu ve 1990’ların başında bir grup dürüst yargı mensubu, özel yetkilerle donanmış halde, Sicilya mafyasını çökertmeye çalışıyordu. Cosa Nostra da, buna karşılık olarak, devletin ‘iyi adamlarını’ ve eskiden işbirliği içinde olduğu bazı kamu görevlilerini de hedef alarak devlete savaş açmıştı. Mafyanın, ses getiren suikastlarda ölen emniyet mensupları, valiler, savcılar gibi devlet görevlilerine, ‘mükemmel ceset’ adı verdiği biliniyor. Brusca geçtiğimiz hafta, bu cinayetler işlenirken, İtalyan devletinin ‘derin isimlerinin’, mafya ile sürekli temas içinde olduğuna bir kez daha işaret eden detayları açıkladı. Brusca’ya göre, İtalyan devleti içinde o dönemde büyük bir ayrışma yaşanıyordu. Devletten bazı ‘saygın’ isimler, ‘eski düzene’ dönülmesi için öneri paketleriyle mafyanın kapısını aşındırıyordu.

Brusca, 1996 yılından beri hapiste. Mafya içinde bile ‘insan kasabı’ lakabıyla anılan Brusca’nın cep telefonunun dinlenmesi yoluyla, izinin bulunması ve Sicilya’da yakalanması, son derece ilginç sahnelerle noktalanmıştı. Operasyonda görevli polisler, Brusca’yı yakaladıktan sonra “artık mafyadan korkmuyoruz” diyerek, yüzlerini gizleyen kar maskelerini fırlatıp atmıştı.

Brusca yakalandığı sırada televizyonda, İtalya’nın efsanevi savcısı Giovanni Falcone’nin mafya ile savaşını ve bir suikast sonucu ölümünü anlatan bir film seyrediyordu. Polisler, Brusca’nın evini, Falcone’nin, Sicilya’nın Palermo kenti yakınlarında bir otobana döşenen 350 kilo dinamitin uzaktan kumanda ile patlatılması sonucu öldürüldüğü sahne sırasında basmışlardı. 1992’deki bu suikastta uzaktan kumandaya basan Brusca idi. Otobanda dev bir krater oluşturan Falcone suikastından iki ay sonra, yakın dostu ve mafyaya karşı savaşındaki en büyük yardımcısı savcı Paolo Borsellino da öldürüldü.

Yakalandıktan sonra pentito, yani itirafçı olan Brusca’nın, ifadelerinde Falcone suikastında rol alıp da polise bilgi vermeye başlayan diğer bir mafya üyesinin oğlu olan 11 yaşındaki Giuseppe di Matteo’yu 26 ay rehin tuttuktan sonra boğduğu ve cesedini asit bidonu içine atarak yok ettiğini, çetelesini tutmadığından tam sayısını veremeyeceği 100-200 kadar cinayet işlediğini söylediği de kayda geçti.

Palermo’da halen mafya konusunda soruşturmalar yapan üst düzey bir savcı olan Antonio Ingroia’ya göre Falcone, ölümünden önce “Sicilya’da sadece devletin korumaktan vazgeçtikleri mafya suikastına kurban gider” diye anlatmıştı. Borsellino da, “Beni öldürecekler. Emri uygulayan mafya olabilir ama veren başkaları olacak” demişti. Borsellino son röportajında Cosa Nostra’nın İtalya’nın şimdiki başbakanı Silvio Berlusconi ile yakın bağı bulunduğunu da söylemişti. Bu röportaj nedense sadece bir kez yayınlanıp unutuldu.

Brusca’nın patronu Salvatore Riina tam 23 yıl her operasyondan kaçtıktan sonra ancak 1993’te yakalandı. Riina’nın bir türlü ele geçirilememesinde, Hıristiyan Demokrat Partisi’nin en önde gelen isimlerinden, 1946’dan günümüze kadar aralıksız olarak İtalya’da parlamento veya senatoda görev alan defalarca başbakanlık ve bakanlık yapan Giuliano Andreotti ile olan özel dostluğu yatıyordu. Riina’nın şoförü Baldassare Di Maggio, 1993’te Andreotti’nin, 1980’li yıllar boyunca patronu ile buluştuklarını anlatırken, ‘saygı gösterisi olarak’ Andreotti’nin Riina’yı kucakladığını ifade etti.

Bugün, 90 yaşında olan Andreotti, daha öncede yazdığım gibi ‘yaşam boyu senatör’ unvanıyla İtalyan siyasetinin en kilit isimlerinden biri olmayı sürdürüyor. 2003 yılında, hakkındaki tüm suçlamalardan arınıp beraat etti. Mahkeme kararında, Andreotti’nin 1980 öncesinde mafya ile bir yakınlık içinde olduğu ancak bu yakınlığın bir hata olduğunun farkına vararak geri çekildiği öne sürüldü. Beraata gerekçe olarak, mafya ile yakınlığın İtalyan yasalarına göre 1982’de suç haline gelmesi ve Andreotti’nin bu tarihten önce mafya ile olan temaslarına yönelik iddiaların, ‘zaman aşımına’ uğraması gösterildi.

1990’ların ortalarından sonuna kadar olan dönemde İtalya’da Sicilya mafyasının devlet ile ilişkilerinin ilk kez çok açık şekilde tartışılmasında ve halkın ‘temiz devlet’ talebinin güçlenmesinde Falcone ve ekibindeki diğer savcıların ölümüne duyulan tepki önemli rol oynamıştı. Bugün hâlâ Falcone ve Borsellino’nun ölümlerinden birkaç ay önce beraber çekilmiş resimleri, birçok İtalyan hukukçunun odasına asılı. Ancak, tepkiler bir süre kanıksandı, mücadele tavsadı. Oysa, Gladio’yu yok etmek bir uzun mesafe koşusu.

Monday, May 18, 2009

Türkiye’nin Türk sorunu

Televizyondaki tartışma programları genelde öyle bir tasarlanıyor ki, belli ki, insanlar birbirine girsin, seyirci sokak kavgaları veya cadde ortası dramatik bir olaya denk gelmişçesine ağzı açık baksın isteniyor. Geçen hafta, 32. Gün programında Kürt sorunu tartışılırken, eğer Cizreli siyasetçi Haşim Haşimi gururlu ve rasyonel duruşuyla orada bulunmasa, DTP ve milliyetçi eksende kutuplar zıtlaşacak ve ortalık birbirine girecek, “hoş” bir kapışma hali seyreylenecekti. Zaten DTP’nin en başından beri ülke siyasetine damga vuracak bir belkemiği geliştirememesine, her adımlarının medyada “bak şunlara” diye kınanacak şekilde yer alması da sebep oldu.

32. Gün’ün sonunda, katılımcılardan Yaşar Okuyan’ın “Türkiye’de Türk sorununu tartışalım, azınlık durumuna düşüyoruz” mealinden sözleri kulağıma çalındı. “Türkiye’de Türk sorunu var” saptaması aslında, Okuyan’ın kastettiği açıdan değil ama başka açılardan doğru bir saptama; Türkiye’nin “Kürt Sorunu” varsa aslında ciddi bir de “Türk Sorunu” var. Güneydoğu’da toplu mezarlar bulunurken, gizli cephanelikler bulunur, sahibi meçhul silahlar oraya buraya atılırken, Ergenekon yapılanmasını şevkle inkâr eden azımsanamayacak bir kesim hâlâ var. Israrla dehşete düşmeyi reddeden, kendi vatandaşlarının maruz kaldıklarına sırtını dönebilen çok sayıda kişi de. Diyarbakır Barosu’nun raporuna göre, yaklaşık son 1,5 yılda 407 çocuğun siyasi suçlamalarla yargılanmasına aldırmayanlar da...

“Kürt Sorunu” tabiri bile, sorunlu aslında. O nedenle, ben “Kürt Sorusu” demeyi tercih ediyorum.

Bir anlaşmazlığı “sorun” değil de, yanıtlanması gereken bir soru gibi düşününce kızgınlık, nefret, sevgi, galeyan gibi duygular değil de, akıl çalışmaya başlıyor; o zaman da, gerçek ve yapıcı duygular oluşuyor.

19. yüzyıl sonunda dört dönem Britanya hükümetlerinde başbakanlık yapan Liberal Parti’den William Gladstone, 1886’da “İrlanda Sorusu”nun, kendi neslinin siyasi dehasının çözmeyi başaramadığı tek sorun olduğunu öne sürmüştü. İrlanda Sorusu, Gladstone’dan nesil be nesil sonra da sürdü gitti. Na Trioblóidí, yani İrlanda dilinde “sıkıntılar”, 17. yüzyılda başladı, 21. yüzyılda barış gelince bitti “gibi”. Sadece 1969 ve 2001 arası, 3.526 kişi “sıkıntılar” sonucu öldü. ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyaretinde TBMM kürsüsünden vurguladığı gibi, imkânsız gibi gözüken sonunda oldu, Kuzey İrlanda barış süreci “başarıya” ulaştı.

Tabii, barış göreceli bir kavram. Bir akademik bakış açısına göre, nihai barış ve çözüm diye bir şey yok. Anlaşmazlıklar, çözümlenemez ancak idare edilebilir. Gerçekten de, Kuzey İrlanda’da bugün bile, sorunların depreştiği, şiddetin ve nefretin geri geldiği oluyor. Bir kere, yıllar süren çatışmanın oluşturduğu mafyalaşma ve şiddet kültürü tam olarak yok edilemiyor.

Türkiye’nin o “yalnız ve güzel” Güneydoğu ve “Doğu”sunda, İngiltere’yi kökünden sarsan İrlanda Sorusu’nun çok daha ağır hali yaşandı.

1990’larda orada burada rastgele öldürülüveren Kürtlerin hikâyeleri pek yazılamadı. “Düşük yoğunluklu savaş” sırasında göç etmek zorunda kaldıkları yerlerden nasıl kovuldukları, gettolaşmış mahallelere nasıl itildikleri hâlâ tam olarak kayda geçirilmedi. Günümüzde bile, Batı Anadolu’da aşırı milliyetçilerle Kürtlerin yaşadıkları sürtüşmeler, medyada hemen hemen hiç yer bulmuyor. Bulsa da, üzeri çok örtülü gündeme getiriliyor.

İşin ilginç yanı, bir yandan da Kürt Sorusu’nun cevaplanmadan geçilemeyecek bir konu olduğu bilindiğinden “çözüm” üzerine çok akıl yoruldu. Gelen giden siyasi iktidarlar, belli başlı politik güçler, âkil kişilerce onlarca “Kürt Raporu” yazıldı. Gürkan Zengin’in ATV’de çarşamba geceleri yayınlanan Arayış programında Kürt Sorusu açısından en değerli yorumculardan, insan hakları alanında yıllardır çalışan Ümit Fırat’ın dediği gibi, barış konusunda söylenecek her şey yıllardır söyleniyor, güneşin altında yeni bir şey yok.

O zaman çözüm, aslında yıllardır Türkiye’nin elinin altında. Ama gizli bir el, sanki hep engel oluyor. Bu gizli el de, Türkiye’nin kendisi. Sanılanın aksine, hep suçlanan, “uluslararası güçler” çözüm sağlanmasına yönelik altın fırsatları tepsi içinde birkaç kez Türkiye’nin önüne sundu. Fakat, içi boş milliyetçi nutuklarla yaldızlanıp perdelenen güç ve çıkar savaşları, hep çatışmayı yeniden alevlendirdi.

Ülkenin önemli bir kısmı “olduğu gibi” kabul edilemiyorsa, sorun biraz da çoğunluktadır. Meslektaşım Sinan Gökçen, vaktiyle Kürtçenin bir azınlık dili olarak kullanım hakkı üzerine akademik olarak çalışırken, “dil hakları” konusunda dünyanın en uzman isimlerden olan Fernand de Varennes’e bir sohbet sırasında; “Kürt sorusunun çözüldüğü zaman, Türkiye’de Kürt olmayanların, Kürtçe öğrenmeye ilgi ve merak duyduğu zamandır” demişti. De Varennes de hararetle bunu onaylamıştı.

O zamana kadar barış süreci, üzerine sağanak dolu yağan camdan bir ev gibi kırılgan olacak.

Monday, May 11, 2009

Büyük felaket: Mardin

Mardin’deki katliam, sebebi ne olursa olsun, failleri ne niyette olurlarsa olsunlar dört şeyi ortaya koydu. Birincisi, Türkiye’de gazetecilik can çekişiyor. İkincisi, Türkiye’nin güneydoğusu ile ilgili hiçbir “gerçek” sorun, kamuoyunun gündeminde değil. Üçüncüsü, Türkiye henüz uluslaşamamış durumda. Türkiye’de milliyetçilikten bahsediyoruz da, ortada henüz uluslaşmış bir toplum yok. Ortak bir acı, eğer devlet, resmî erkân böyle buyurmazsa, yaşanamıyor. Kendiliğinden, sadece aynı toplumun, aynı ülkeyi paylaşan insanların ortak sevinci, yası, kederi, neşesi olamıyor. Dördüncü olarak da, demek ki bu topraklardan “soykırım” olabiliyormuş.

Katliamın olduğu gece, işi gücü 24 saat habercilik yapmak olan kanallardan hiçbiri yayın akışını bir türlü durdurup canlı haber takibine, zamanla yarışarak geçemedi. Hatta bazıları, yayınını hiç kesmedi. Mesela, CNN Türk’te, Reha Muhtar’ın programı, hiç durmadan sürdü. Dahası, canlı yayın konuğu olan DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş, DTP’nin kendi çekim alanında olduğunu söylediği bir bölgede, müthiş sarsıcı bir olay yaşanırken, “Durun, Mardin civarında bir katliam var” diyemedi.

Dönelim, medyaya; yerel bürolar dağıtılıp da, bazı büyük medya şirketlerinin “haber ajansı” adı altında şemsiyesi ortak haber merkezleri oluşturarak mümkün olduğunca az muhabirle ve yerel gazeteciyle çalışma yoluna gitmesi sonucu, Türkiye kamuoyunun kendi ülkesine ilişkin aldığı haberler iyice sınırlandı.

Hal böyle olunca, bir de bakıyoruz ki, bölgede görevli sayılı muhabirin ve İstanbul’dan Mardin’e yollanan, işi gücü edebi sayıklamalar yapmak olan medya mensuplarının söylediği, yazdığı birçok şey doğru değil. Dicle Üniversitesi’nden Anayasa Hukuku Profesörü Mustafa Canoruç, Kanal 7’de geçen cuma gecesi yayınlanan Erkan Çelik’in İskele Sancak programında, dava dosyasını okumuş, zanlılar hakkındaki en sağlam bilgilere erişmiş bir kişi olarak duyduklarımızın neredeyse hemen hepsinin yanlış olduğunu söylüyordu.

Güneydoğu, zaten haberini almayı istemediğimiz bir bölge. Televizyonda Mardin katliamını konu alan birkaç ciddi tartışma programı yapıldı; izleyenler dikkat ettiyse, onlarda da, işin içinden çıkılamadı zira, konuşulacak ve ancak belki yıllardır gündeme alınıp da konuşulmamış o kadar çok şey var ki... 2007 yazında, neredeyse tüm Türkiye halkı Kandil Dağı’nın askerî olarak nasıl istila edilebileceğini öğrendi televizyondaki tartışma programları sayesinde ama Kürt sorununu gerçekten anlamlı şekilde tartışmaya açacak Güneydoğu’nun ve Anadolu’nun çeşitli üniversitelerinden pırıl pırıl, zekâsı kıpır kıpır kişileri hiç göremedi. Mesela, Dicle Üniversitesi’nden Mazhar Bağlı ve çalışma arkadaşlarının töre cinayetleri konusunda doğru bilinen her şeyin ne kadar yanlış olduğunu, en eğitimliden en cahile, toplumun her kesiminden ve her bölgesinden, her etnik gruptan insanın nasıl gönül rahatlığıyla, bir çok farklı “sebeple” cinayet işlediğini ortaya koyan araştırması, töre cinayetleri konusundaki ilk saha çalışması, kaç haberde yer aldı, kaç tartışma programına konu oldu? “Bu Irak, hepimizin üzerine kan bulaştırdı” diyerek, olayla ilgili ilk ve en çarpıcı analizlerden birini yapan Dicle Üniversitesi’nden Rüstem Erkan’ı Mardin Katliamı’ndan daha önce kaç kez dinledik? Bölgenin en dengeli, kaliteli siyasetçilerinden, Haşim Haşimi’nin Meclis Göç Komisyonu başkanıyken 1996’da sunduğu raporun içeriğinin, neden dinlenmediğini kaç kez tartıştık?

Türkiye’nin çıkarlarını düşünmek açısından “gerçek Türk vatanperveri” payesini hak edecek olan Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, katliam karşısında dehşete düştüğünü söyleyince, bir de “Avrupa’ya rezil olduk” yorumu yapılıyor. Mesele bu mudur? Tozları halının altına süpürünce tertemiz mi olacak ortalık?

Rehn, ülkesi Finlandiya’da Eylül 2008’de yaşanan, maskeli bir gencin okul basıp rastgele çevreye ateş açması olayında da ruh durumunu benzer kelimelerle ortaya koymuştu. 2007 kasımında da neredeyse birebir şekilde aynı olayın yaşanmış olmasının getirdiği travmayla, Finlandiya, kendi silah sevgisini ciddi biçimde sorgulamıştı. Neticede, Finlandiya Avrupa’da bireysel olarak en çok silaha sahip olunan üçüncü ülke. Birincisi, barışsever İsviçre. Bu ülke, tarihi boyunca tarafsız ve savaştan uzak bir ülke olarak bilinse de, İsviçre’de her erkek silah kullanma eğitimi alıp, bir tür koruculuk sistemiyle ülke savunması için evinde silah bulundurma hakkına sahip. Hatta, cephanelik ve silah alımına İsviçre hükümeti destek oluyor. 2001’de İsviçreli “korucu” Friedrich Leibacher, bölgesel bir parlamento binasını basıp 14 kişiyi öldürmüştü.

Mardin’de yaşanan dehşet ne tek başına Kürt meselesi ile açıklanabilir, ne de koruculuk sistemi ile. Pek çok nedenin iç içe geçtiği bir olaydır Mardin. Bu vahşetin bize öğrettiği ilk şey ise, bu toplumun aslında kendini hiç tanımadığıdır.

Monday, May 4, 2009

Soğuk Savaş’ın son ülkesi

Soğuk Savaş dönemi en iyi, Gladio’nun “babası”, CIA’nın kurucularından James Angleton’un bir deyişle tanımlanabilir; “Aldatmaca, zihnin bir hali ve devletin zihniyetidir.”

Türkiye hâlâ, kendisine Soğuk Savaş döneminde “jeostratejik” dengeler çerçevesinde “uygun görülen” bir düzenle yaşıyor: Ordunun siyasetin üzerinde güç sahibi olduğu biçimde... Güvenlik kaygılarının, askerî gücün meşrulaştırıldığı bir şekilde...

Askerî güç, kadife bir eldivenle zarifleştirilebilir; basın toplantıları yoluyla görüş bildirmek, tıpkı muhtıra vermek gibi hoş karşılanmaz hale gelince bile, buharlaşıp görünmez hale gelebilir. Yine de, anayasa değişikliği gibi sembolik bir kopuşla “emekli” edilmezse, yok olmayacaktır. Değil darbe yapmayı planlamak, herhangi bir şekilde salt sivillerin sorumluluğundaki alanlara ve elbette siyasete müdahale etmeyi tasavvur dahi etmek suç olduğu zaman Türkiye’nin içine girdiği değişim evresi tamamlanacaktır.

Bazı yorumcuların, ordunun sivillere “alın siz yönetin” demek istediği veya kendisinin de artık gücünden feragat ettiği bir değişim sürecine girdiği düşüncesinde olduğunu okuyorum. Bu gerçekten mümkün mü? 60 yıllık bir hegemonyadan, askerî bir düzenden eğer siviller, dirayetli bir şekilde hukuki düzenlemeler yoluyla rejim değişikliğine gitmezse, çıkılamaz. Rejim değişikliğiyle, totaliter bir demokrasi olarak nitelendirebileceğimiz, devletin çizdiği kırmızıçizgilerin dışına düşenlerin güçsüzlükleriyle orantılı bir haşinlikle cezalandırıldığı, oy vermek ve bazı temel vatandaşlık hakları dışında hak ve özgürlüklerin söz konusu olmadığı bir düzenden çıkılmasını, insana verilen değerin sınırlarının sürekli bir arayışla yükseltilmeye çalışıldığı sivil bir rejime geçilmesini kastediyorum.

2009 itibariyle, dünya siyasetinin değişen dengeleri, Türkiye’yi daha demokratik ve sivil bir ülkeye dönüşmeye zorluyor. ABD ve Avrupa Birliği gibi iki büyük güç, bu yönde ağırlığını koyuyor. 27 Nisan muhtırası ertesinde, perde arkasından AB ve NATO’nun kesin şekilde tavır koyma çabaları da, Türkiye’nin askerî müdahale ihtimalini zayıflatan etkenlerdendi.

Bu muhtıranın zirveye çıkardığı iç ve dış gerginlik ile 2007 genel seçimlerinin ortaya koyduğu tablo Türkiye’nin, Avrupa ülkelerinden yaklaşık 20 yıl gecikmeyle Soğuk Savaş kabuğunu kırma sürecine girmesine yol açtı. Soğuk Savaş zırhının çatırdamasına işaret eden en kritik dönüm noktası da, Ergenekon soruşturması oldu.

Şimdi, Türkiye’nin önündeki soru bir zaman sorusu. Artık sonun başlangıcı söz konusu. Ama son, ne zaman gelecek?

Daha kaç nesil, bölgesinin sadece ekonomik değil kültürel ve sosyal dinamosuna dönüşen ülkelerinin siyasi açmazlarından kurtulup sorunlarını çözme yetisine sahip tam bir demokrasi olacağı zamanı beklemek zorunda kalacak?

Daha kaç nesil, vicdani ret hakkı inkâr edilerek zorunlu olarak askere gönderilecek?

Daha kaç nesil, Genelkurmay tarafından düzenlenen basın toplantılarını canlı olarak seyretmek zorunda kalacak?

Bu toplantılar, daha kaç neslin hayatını biçimlendirecek?

Gürkan Zengin’in ATV’de çarşamba geceleri yayınlanan Arayış adlı tartışma programında (ki bu program, muadilleriyle karşılaştırılınca, konukları seyir olsun diye çatıştırmayan, daha “zeki” bir profil ortaya koyuyor), Radikal’den Ertuğrul Mavioğlu, ikinci iddianameden itibaren bu soruşturmanın Gladio’dan çok, darbeyi sorgulama yöneliminde olduğu söyledi.

Bunun böyle olup olmadığı, Gladio’yu nasıl tarif ettiğinize bağlı. Eğer Gladio’yu, Türkiye’de 2. Dünya Savaşı ertesinde, ordu içinde kurulan ve komünizmin yayılması ihtimaline karşı iç-dış “düşmanlarla” mücadele etmekle görevlendirilen, bu amaçla da, CIA ve NATO’nun istihbarat birimlerinden maddi ve lojistik destek alan bir yapı olarak tarif ediyorsanız, Ergenekon soruşturmasının zaten bu amacı hiç gütmediğini görürsünüz. Ancak, Gladio’yu zaten totaliter zihniyete son derece uygun bir iklime sahip topraklarda, askerî zemine ekilen, düşman seçilenleri yok eden saldırgan bir yapının tohumları olarak yorumlarsanız, o zaman darbe planlayanlar, darbeye sempatiyle bakanlar, orduyu bir sivil toplum örgütü olarak niteleyenler ve asıl neferliği yapan azmettiriciler, işkenceciler ve tetikçilerin nasıl aynı gövde üzerinde yeşerdiğini görmek daha mümkün olur. Bugün, Ergenekon soruşturması çerçevesinde hukukun karşısına çıkan belki “öz” Gladio değil. Onun değişip dönüşen torunlarından JİTEM de değil. Hatta, kanımca, kanun önüne çıkan, çıkması söz konusu olacak olan Ergenekon’un belki de sadece bir kolu veya bacağı.

Dikkatli bir göz, sadece haberlerin satır aralarını gözleyerek, Ergenekon’un, şu an için öldürücü olmasa da, artık şiddete eskisi gibi rahat başvuramasa da, hâlâ faaliyette olduğunu görebilir. “Bir numara”, bu sistemin kendisi çünkü. Kişiler değişse de, feda edilse de, sistem sürüyor. Çaresi de, tıpkı Macaristan, Polonya, Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerin yaşadığı bir tarzda anayasal bir kopuşla geçmişi geride bırakarak, AB’nin bir parçası halinde evrensel bir demokratik arayışın parçası olmak.

Monday, April 27, 2009

İtalya mı, Polonya mı?

İtalya’daki Gladio’nun Türkiye’deki Ergenekon ile benzerliği çok konuşuldu. Benzerliklerin yanı sıra farklar olduğu da söylendi. Örneğin, İtalya’da, ordunun siyaset üzerinde Türkiye’dekiyle karşılaştırılabilecek bir ağırlığı olmaması, bu nedenle Gladio’nun Ergenekon’a göre, siyasetçiler tarafından yönlendirilen daha “sivil” bir yapısı olması gibi. Ancak, benim yaşımı aşkın süredir Türkiye’de insan hakları mücadelesi veren Murat Belge’nin, geçen şubat yazdığı Devr-i Sabık ‘sabık’ değil ve “Suç ortağı” olmak başlıklı iki yazıda değindiği sistem değişimine tekabül edecek bir “siyasi temizlik” yapılması konusu, özellikle de eski Sovyetik cumhuriyetlerdeki gibi bir kopuş yaşanması tezi üzerinde durulmadı.

Türkiye kendini hep Batı Avrupa ülkeleri ile karşılaştırmayı ve kendini onlara benzetmeyi seviyor. Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde, dünya anayasa literatürüne hak ve özgürlükler bakımından, özellikle de azınlık hakları konusunda, son derece ilerici örnekler veren Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri örnekleri pek de bilinmiyor. Açıkçası, Türkiye’nin AB tarafından da teşvik amacıyla “devrim” olarak nitelenen, demokratikleşme yönünde 2000’lerin başında gerçekleştirdiği anayasa değişiklikleri, Bulgaristan, Macaristan gibi ülkelerin yeni anayasalarıyla karşılaştırılınca şaka gibi kalıyor. AB’nin yeni üyesi bu ülkeler arasında, demokratikleşme ve vatandaşlarına özgürlükler sağlamak açısından adeta bir yarış yaşandı. “Hangi ülkenin anayasası daha ilerici olacak” gibi çekişme oldu.

Türkiye aynı dönemi, Ergenekon’un Güneydoğu’da giriştiği ölümcül deneylerle geçirdi. 1983-1993’ün demokratik açıdan kanatlanıp da uçamama hallerinden sonra, 1990’ların ikinci yarısından itibaren Ergenekon yapılanması ve zihniyeti öyle bir merkezîleşti ki, bilhassa bu noktadan itibaren, İtalya örneği Türkiye’yi anlamakta yetersiz kalıyor.

Sözgelişi, İtalya’da Türkiye’de olduğu gibi, Güneydoğu’da işkenceden ölenlerin cesetlerinin fırına atıldığına tanık olduğunu söyleyen itirafçıların, emeklilik haklarının ellerinden alınmasına içerlemeleri, devletin neden sosyal haklarını vermediğini sorgulamaları gibi durum yok. İtalya’nın tetikçileri, devletin kendilerini kullandığının bilincinde ancak, kendi radikal düşüncelerini eyleme dökmek için devletin kaynaklarını kullanmakta sakınca görmeyen, çoğunlukla aşırı sağcı teröristler. Devletin bilfiil kaşeli elemanı değiller. Bu örnek gibi binlerce detay, Ergenekon’un ne kadar devletin kendisine dönüştüğünü gösteriyor.

Ergenekon soruşturmasında, artık devlete yük olmaya başlayan, aşırı zenofobik, Batı düşmanı, şiddet yanlısı ve ortalığa fazla dökülen kesimin adlarının geçtiğini öne sürebiliriz. Bu kesim belli ki, siyasi hedeflere ulaşılmasını da sağlayamıyor. Buna karşın, Ergenekon’un çekirdeğindeki zihniyet yapısına dokunulmuyor.

Tersine Ergenekon zihniyeti, Terminatör filminin ilerleyen bölümlerinde avcı “kötü” robotun yeni üretim üst modellerinin, elastikleşip kendini istediği şekle dönüştüren yapısı gibi daha esnekleşip güçleniyor.

Bunun sebebi de, siyaset tarihimizin 1960 darbesinden bu yana perde arkasında Gladio ile yaşaması. Kısacası, Ergenekon özetle bizim politik tarihimiz. Çekilen her siyasi fotoğrafta, geri planda bir gölge var adeta. Bu gölge, sivil siyasetin ordunun üzerinde yer aldığı, devletin şeffaflaştığı, demokratikleşmenin salt oy vermekten de öte, devletin kırmızıçizgilerinin berisine düşenlerin de hak ve özgürlüklerine saygı duyduğu bir sisteme geçilmesine engel oluyor.

Türkiye’deki Gladio’nun kurulması aşamasında, yurtdışı kaynaklı bazı istihbarat raporlarının, “tam bu tarz bir şebekeyi kurmak için ideal şartlara sahip bir ülke” tanımlamasını yaptığı biliniyor. O zamandan bu yana yaklaşık 60 yıl geçti. Türkiye, geçmişten kopuşunu sembolik de olsa keskin bir dönüşle, yani gerçekten demokratik ve sivil bir anayasa yaparak ortaya koymadığı sürece, aynı yapı belki bir 60 yıl daha eğilip bükülüp yaşar.

İşte bu noktada, Murat Belge’nin başlangıçta bahsettiğim yazılarına konu aldığı, Orta ve Doğu Avrupa deneyimini incelemek gerekli. İtalya’dan farklı olarak, Türkiye’nin bir sistem değişikliği yaşayıp tam bir demokrasi haline gelmesi gerekiyor. Zaten, İtalya’nın çok da başarılı bir örnek olmadığını, günümüzde, aynı “Gladiotik” yüzlerin siyasette kilit rol oymayı sürdürdüğünü, mafyanın “Temiz Eller” adlı ayrı bir operasyon ve Gladio soruşturmasıyla aşındırılan hegemonyasının bir 10 yıl içinde yeniden kurulduğunu, şimdilerde solun bile ırkçılığa alet olduğu acıklı bir siyasi yapıya sahip olduğunu yazdık. Kaldı ki, İtalya’da siyasi irade söylenegeldiğinin aksine, Gladio soruşturmasının arkasında durmadı. Çünkü iktidarın kendisi, Gladio’ya yakın veya üye kimselerden oluşuyordu.

İtalya’dan ziyade, meselâ Polonya’nın yaşamaya çalıştığı siyasi temizliğin, rejim değişikliğinin başarı ve başarısızlıklarını incelemek Türkiye için çok daha öğretici. Bunu yapmak da gelecek haftaya kalıyor.