Pazar günü, yani dün Türkiye’de seçimler olduğunu Türkiye’nin Sarkozy-Merkel’in aslında gülünesi kötücül ittifakından çok kendine rağmen Avrupa Birliği üyesi olduğunu ve Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde, Türkiye’den adayların Strasburg ve Brüksel’de AB siyasetini şekillendirmek için yarıştığını hayal ettim. Elbette, Türkiye’den Avrupa’ya göç edenlerden, Almanya’da Vural Öger’den Hollanda’da Feleknas Uca’ya farklı yelpazede milletvekilleri AP’de zaten görev aldı. Ancak, dün Türkiye’de AP seçimleri olabilseydi, Türkiye’deki seçmenler, ilginç bir şekilde Hollanda’daki oylamada ikinci sıraya yerleşen Partij voor de Vrijheid (Özgürlükler için Parti – PVV) gibi aşırı sağ ve açıkça ırkçı bir siyasi hareketin yer almadığı bir oy pusulasıyla karşılaşacaklardı. Göçmenler ve özellikle Müslümanlara karşı sadece eleştirisel değil provoke etmeye yönelik mütecaviz bir söylemi olan PVV lideri Geert Wilders kadar pervasızca belli bir grubu düşman gösterebilen bir örnek açıkçası Türkiye’de yok (mu acaba?).
Wilders’ın Hollanda’daki AP seçimlerinde birinci gelen parti olan Hıristiyan Demokratlar’ın sadece birkaç puan gerisinden gelerek ikinci sıraya yerleşmesi ve AP’ye yaklaşık beş milletvekili gönderecek olması, sadece Türkiye’ye değil tüm Ortadoğu’ya, tüm Müslümanlara karşı böylesi düşmanlık vaazları veren bir liderin sürekli başarı grafiğini yükseltmesi, üstelikte bunu dünyanın en “mutlu” ülkelerinden biri olduğu araştırmalarla sürekli ortaya konan, “açıklık ve hoşgörü” toplumu Hollanda’da “başarması”, üzerinde gerçekten düşünülmesi gereken konular. Bunun da, Türkiye’de genelde olduğu gibi “flaş” manşetler ve anonslarla değil, soğukkanlı bir bakış açısıyla yapmak gerek. Unutulmaması gerek ki Wilders, Britanya’ya girmesi, İçişleri Bakanlığı tarafından “istenmeyen kişi” ilan edilmesi nedeniyle yasaklanan biri. Yani PVV, Avrupa’nın vicdanında da bir diken.
Evet, Türkiye’de bugün PVV gibi bir parti yok, ırkçılık Wilders’ın yaptığı kadar sistematik ve fütursuzca yapılamıyor. Ancak, bütün büyük partilerden bazı isimler sık sık PVV tınıları taşıyan ölçüde milliyetçilik yapıyor. Dediğim gibi, Türkiye’de henüz PVV gibi siyasetini tamamen belli bir gruba yönelik düşmanlık ve nefret söylemi üzerine inşa eden bir parti yok. Ama en az son beş yılımıza her bakımından damgasını vuran ulusalcılık akımında, Avrupa siyasetinde yükselen aşırı sağ hareketlerinkilere benzeyen söylemler bulmak çok mümkün. Ulusalcılık, Avrupa’nın aşırı sağından daha ürkek ve kesinlikle daha yüzeysel boyutta kalan bir ideolojiye sahip. PVV gibi partiler kendilerini parlak imajlarla paketleyerek, sağa kaymaya ve sağ siyasetin içine eklemlenerek bu kanadı ipotek altına almaya çalışıyor. Avrupa’da sol hareketlerin göçmenlerin entegrasyonu, Müslümanlar ve Yahudiler, Romanlar gibi azınlıklara karşı önyargının kırılması, milliyetçi ve ulus-devlet eksenli siyasetin yerine daha evrensel değerlere sahip politikaların benimsenmesi gibi konularda etkin ve nitelikli tavır geliştirememesi, geçmişle gelecek arasında bir yere takılıp sürekli bocalaması, sağın önünü açıyor. Buna karşılık, sağ hareketler çevre konuları gibi alanlarda açılımlar yaparak daha çağdaş, seçkinlerin değil halkın iyiliğini gözeten bir portre çizmeye çalışsalar da, çoğunluğun varsayılan önyargı ve muhafazakârlıklarına oynayarak popülist politikalar benimsiyorlar. Macaristan’dan bir örnek vermek gerekirse, merkez sağ partisi Fidesz, aşırı sağcı, Yahudi-Roman-Müslüman ve göçmen düşmanı parti Jobbik’in oluşturduğu üniformalı paramiliter Magyar Garda’ya (Macar Muhafızları) karşı tavır alamıyor. Hatta, Fidesz’in Avrupa Parlamentosu’ndaki Roman kökenli temsilcisi, Lívia Járóka’nın İtalya’daki Romanların, İkinci Dünya Savaşı dönemi uygulamalarını andıran şekilde, etnik bir veri tabanına kaydedilmeleri uygulamasını desteklediği hâlâ akıllarda.
Her halkta, dünyadaki her toplumda istinasız olarak var olabilecek dışlayıcı, öteleyici eğilimlerin önünü almayıp, bu tip tavırlara karşı önleyici, yumuşatıcı siyaset geliştirmeye çalışmayıp da bunlardan yararlanmaya çalışmak Avrupa merkez sağının bir hastalığı. Bunun Türkiye’yi fena halde esir aldığı da apaçık ortada. Yoksa, yaklaşık 20 yıldır Türkiye Kürtlerinin siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarının çözülmesi konusunda rapor üzerine rapor yazılıp da daha mürekkebi kurumadan bu raporlar rafa kalkmaz, açılım üzerine açılım yapılıp da barış konusu havada kalmazdı.
Avrupa Parlamentosu seçimlerinden ilginç bir ayrıntı, Kuzey İrlanda’da IRA’nın açlık grevinde ölen lideri Boby Sands’i milletvekili yapmasıyla ünlü, bölgenin siyaseten çalkantılı yerlerinden biri olan Fermanagh/South Tyrone’da katılım oranının diğer seçim bölgelerinin neredeyse iki katı olmasıydı. Belli ki, Fermanagh/South Tyrone’un çok acı çeken geçmişi, tıpkı Türkiye’de Güneydoğu’da olduğu gibi, bu bölge halkını siyasete dört elle sarılmaya yöneltiyor.
AP seçimlerinde aşırı sağın yükselişinin en önemli nedenlerinin, seçmenlerin düşük ilgisi ve oy verenlerden refah düzeyi yüksek, deyim yerindeyse tuzu kuru olanların PVV gibi partilere kayması olduğu düşünülünce, Fermanagh/South Tyrone’dan alınacak ders çok.
No comments:
Post a Comment