Mardin’deki katliam, sebebi ne olursa olsun, failleri ne niyette olurlarsa olsunlar dört şeyi ortaya koydu. Birincisi, Türkiye’de gazetecilik can çekişiyor. İkincisi, Türkiye’nin güneydoğusu ile ilgili hiçbir “gerçek” sorun, kamuoyunun gündeminde değil. Üçüncüsü, Türkiye henüz uluslaşamamış durumda. Türkiye’de milliyetçilikten bahsediyoruz da, ortada henüz uluslaşmış bir toplum yok. Ortak bir acı, eğer devlet, resmî erkân böyle buyurmazsa, yaşanamıyor. Kendiliğinden, sadece aynı toplumun, aynı ülkeyi paylaşan insanların ortak sevinci, yası, kederi, neşesi olamıyor. Dördüncü olarak da, demek ki bu topraklardan “soykırım” olabiliyormuş.
Katliamın olduğu gece, işi gücü 24 saat habercilik yapmak olan kanallardan hiçbiri yayın akışını bir türlü durdurup canlı haber takibine, zamanla yarışarak geçemedi. Hatta bazıları, yayınını hiç kesmedi. Mesela, CNN Türk’te, Reha Muhtar’ın programı, hiç durmadan sürdü. Dahası, canlı yayın konuğu olan DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş, DTP’nin kendi çekim alanında olduğunu söylediği bir bölgede, müthiş sarsıcı bir olay yaşanırken, “Durun, Mardin civarında bir katliam var” diyemedi.
Dönelim, medyaya; yerel bürolar dağıtılıp da, bazı büyük medya şirketlerinin “haber ajansı” adı altında şemsiyesi ortak haber merkezleri oluşturarak mümkün olduğunca az muhabirle ve yerel gazeteciyle çalışma yoluna gitmesi sonucu, Türkiye kamuoyunun kendi ülkesine ilişkin aldığı haberler iyice sınırlandı.
Hal böyle olunca, bir de bakıyoruz ki, bölgede görevli sayılı muhabirin ve İstanbul’dan Mardin’e yollanan, işi gücü edebi sayıklamalar yapmak olan medya mensuplarının söylediği, yazdığı birçok şey doğru değil. Dicle Üniversitesi’nden Anayasa Hukuku Profesörü Mustafa Canoruç, Kanal 7’de geçen cuma gecesi yayınlanan Erkan Çelik’in İskele Sancak programında, dava dosyasını okumuş, zanlılar hakkındaki en sağlam bilgilere erişmiş bir kişi olarak duyduklarımızın neredeyse hemen hepsinin yanlış olduğunu söylüyordu.
Güneydoğu, zaten haberini almayı istemediğimiz bir bölge. Televizyonda Mardin katliamını konu alan birkaç ciddi tartışma programı yapıldı; izleyenler dikkat ettiyse, onlarda da, işin içinden çıkılamadı zira, konuşulacak ve ancak belki yıllardır gündeme alınıp da konuşulmamış o kadar çok şey var ki... 2007 yazında, neredeyse tüm Türkiye halkı Kandil Dağı’nın askerî olarak nasıl istila edilebileceğini öğrendi televizyondaki tartışma programları sayesinde ama Kürt sorununu gerçekten anlamlı şekilde tartışmaya açacak Güneydoğu’nun ve Anadolu’nun çeşitli üniversitelerinden pırıl pırıl, zekâsı kıpır kıpır kişileri hiç göremedi. Mesela, Dicle Üniversitesi’nden Mazhar Bağlı ve çalışma arkadaşlarının töre cinayetleri konusunda doğru bilinen her şeyin ne kadar yanlış olduğunu, en eğitimliden en cahile, toplumun her kesiminden ve her bölgesinden, her etnik gruptan insanın nasıl gönül rahatlığıyla, bir çok farklı “sebeple” cinayet işlediğini ortaya koyan araştırması, töre cinayetleri konusundaki ilk saha çalışması, kaç haberde yer aldı, kaç tartışma programına konu oldu? “Bu Irak, hepimizin üzerine kan bulaştırdı” diyerek, olayla ilgili ilk ve en çarpıcı analizlerden birini yapan Dicle Üniversitesi’nden Rüstem Erkan’ı Mardin Katliamı’ndan daha önce kaç kez dinledik? Bölgenin en dengeli, kaliteli siyasetçilerinden, Haşim Haşimi’nin Meclis Göç Komisyonu başkanıyken 1996’da sunduğu raporun içeriğinin, neden dinlenmediğini kaç kez tartıştık?
Türkiye’nin çıkarlarını düşünmek açısından “gerçek Türk vatanperveri” payesini hak edecek olan Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, katliam karşısında dehşete düştüğünü söyleyince, bir de “Avrupa’ya rezil olduk” yorumu yapılıyor. Mesele bu mudur? Tozları halının altına süpürünce tertemiz mi olacak ortalık?
Rehn, ülkesi Finlandiya’da Eylül 2008’de yaşanan, maskeli bir gencin okul basıp rastgele çevreye ateş açması olayında da ruh durumunu benzer kelimelerle ortaya koymuştu. 2007 kasımında da neredeyse birebir şekilde aynı olayın yaşanmış olmasının getirdiği travmayla, Finlandiya, kendi silah sevgisini ciddi biçimde sorgulamıştı. Neticede, Finlandiya Avrupa’da bireysel olarak en çok silaha sahip olunan üçüncü ülke. Birincisi, barışsever İsviçre. Bu ülke, tarihi boyunca tarafsız ve savaştan uzak bir ülke olarak bilinse de, İsviçre’de her erkek silah kullanma eğitimi alıp, bir tür koruculuk sistemiyle ülke savunması için evinde silah bulundurma hakkına sahip. Hatta, cephanelik ve silah alımına İsviçre hükümeti destek oluyor. 2001’de İsviçreli “korucu” Friedrich Leibacher, bölgesel bir parlamento binasını basıp 14 kişiyi öldürmüştü.
Mardin’de yaşanan dehşet ne tek başına Kürt meselesi ile açıklanabilir, ne de koruculuk sistemi ile. Pek çok nedenin iç içe geçtiği bir olaydır Mardin. Bu vahşetin bize öğrettiği ilk şey ise, bu toplumun aslında kendini hiç tanımadığıdır.
No comments:
Post a Comment