Monday, April 20, 2009

Radetzky Marşı eşliğinde bir Türkiye

Türkiye hâlâ ordunun ruh haline göre yaşayan bir ülke.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un konuşmasının artçı şokları ise, aklıma Radetzky Marşı’nı getirdi.

Baba Johann Strauss tarafından, 1848’de bestelenen Radetzky Marşı, Avusturyalı Mareşal Joseph Radetzky von Radetz’e ithaf edilen bir eser. Bu marş ilk çalındığında, Avusturyalı askerler ayaklarını vurarak eşlik etmişlerdi. Bugün bile, Viyana’da ayaklarıyla tempo tutarak bu müziğe eşlik etme geleneği o günün anısına sürdürülmekte. Özellikle bu beste Viyana’da Konzerthaus’daki geleneksel Yeni Yıl konserinin son parçası olarak çalındığında, seyirciler alkışlayarak ve ayaklarıyla ritim tutarak bu âdeti devam ettirmekte.

Radetzky Marşı, askerî temasına rağmen, oldukça neşeli bir havaya sahip. Son Avusturya-Macaristanlılardan yazar Joseph Roth’un da, Radetzky Marşı adlı bir romanı var. Roth’un romanı, Trotta adlı bir ailenin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun altın devrinden çöküşüne uzanan dört nesil boyu tanıklığını “Radetzky Marşı eşliğinde” dile getiriyor.

Peki, aradaki bağlantı ne?

Başbuğ’un konuşması, selefi Yaşar Büyükanıt’ın üsluptaki özenine rağmen, daha sert ve köşeli tavrına bir tezat oluşturması, teorik çıkarımlarla bir temele oturtulmaya çalışılması, geleneksel olarak Genelkurmay tarafından çizilen sınırların göreceli olarak esnetilmesi ve dışlanan bazı gazetecilerin davet edilmesi, konuşmanın ilk etapta coşku olarak nitelenebilecek bir heyecanla karşılanmasına neden oldu. Keskin militarist üslup yerine, diyaloga açık izlenimi veren bir konuşma yapılmış olması, ordunun duruşunda büyük bir dönüşüm yaşanıp yaşanmadığını tartışmaya açtı. Genelkurmay da, bu tartışmaları yakından izlediğini, internet sitesinde bazı yorumlara yanıt veren bir duyuruyla belli etti.

Sonuçta, Türkiye’nin sürekli kayıp giden gündemi, daha doğrusu gündemsizliğinde bir rekor olarak tam bir haftadır bu konuşma konuşuluyor. Akademisyenler, yazarlar, gazeteciler, televizyoncular saatlerce, sanki teologların kutsal kitapları çalışması gibi konuşma metnini deşifre etmeye çalışıyorlar. Başbuğ’un hangi sözcüğü kaç kez kullandığı bile tek tek sayılarak, anlam yükleme tartışmalarına malzeme ediliyor.

Bu tablo, işi, gücü, derdi başından aşkın olup da böyle tartışmalara müdahil olamayacak denli hayat gailesinde bir grup halk kitlesi dışında, özellikle medyası ve düşünen kesimi başta olmak üzere tüm Türkiye’nin, istese de istemese de, askerî bir ritme tempo tuttuğunu gösteriyor. Dahası, konuya kulak kabartmayan “Türkiye halkı” veya “Türkiyelilerin”, artık her neyse, adımlarını da bu askerî ritim belirliyor.

Ama hızlı, ama yavaş, ama dostane, ama hasmane, ama gizli, ama açık, tam 50 yıldır sivil siyaset, askerî gücün birkaç basamak aşağısında durmaya razı geliyor. Bunun başlıca sebebi de, ordu değil açıkçası. Sivil politikacıların (evet, Türkiye’de bir de böyle bir ayırım yapmak lazım sivil ve askerî siyasetçi diye) ve medyanın, seçkin kesimlerin ezici çoğunluğunun birbirlerini çekememezliği, didişmesi sonucu toplumun ortak paydası, arabulucusu, regülatörü rolüne dün, bugün ve yarın ordu oturdu, oturuyor ve oturacak.

Kısacası önemli olan ne söylendiği değil, söyleniyor olması. Bugün Başbuğ bir şeyler diyorsa, birkaç yıl sonra halefinin ne diyeceğini bilemiyoruz. Tamamen bireylerin karakter ve bakış açılarına bağlı biçimde yönlenen bir askeriî güç, gerçekten demokratik bir düzende mümkün olabilir mi?

Başbuğ’un konuşmasının sivil irade karşısında bir çekilme konuşması olduğunu, hatta ordunun artık siyasetin mihenk taşı görevini bırakmayı düşünüyor olabileceğini varsaymak da mantıklı değil. Bir kere, toplumsal ve siyasi kutuplaşmaları törpüleyecek, birleştirici ve söylemde yumuşamaya doğru yön verici bir ortak payda yaratan odaklara ihtiyaç duyulduğu açık. Bu durumda, asla siyasi güçler kadar yıpratılmayan, denetime kapalılığı nedeniyle bazı çürük elmalar dışında son derece düzgün görüntüsünü koruyan ordu, elbette boşluğu doldurmaya çalışacaktır.

Ergenekon soruşturması sınavını başarıyla vermekte zorlanan ve Radetzky Marşı’na takılan Türkiye, eğer siyaseten Başbuğ’un konuşmasında adı bile geçmeyen Avrupa Birliği hedefine hızla dönemezse, ordu daha esnek, daha yumuşak bir söylemle daha da kaplayıcı bir güçle, siyasi sistemin merkezine bir nevi ombudsman-akil adam konseyi bileşimi olarak daha uzun yıllar oturacaktır.

Bu da, demokrasinin sadece oy vermekten ibaret olduğu, hak ve özgürlüklerin göstermelik kaldığı bir otoriter sistemin devamını sağlayarak, ordunun kendisinin de bir parçası olduğu tüm topluma büyük zarar verir.

Kangrenleşen Kürt sorunu ve kronikleşen Kıbrıs meselesi, açılamayan Ermenistan kapısı gibi olgular, Türkiye’yi dibe çekecektir. AB sürecini can çekişmeye bırakmak ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıcından beri bu toprakların kaderini belirleyen Avrupa’nın bir parçası olma geleneğine neşter vurmak demektir. Bütün bunların da, sert sosyal kırılmalara neden olacağını öngörmek için Max Weber’i okumaya gerek yok.

No comments:

Post a Comment