Türkiye’nin zamanını sünger gibi emen, artık dünya siyaseti ve akademisinde köhneliğinden konuşulmayan “ılımlı İslam” kavramı, kendini yenilemekten çok uzak medya dünyamızda hâlâ ağızlara sakız. Hillary Clinton bile, başöğretmenin huzuruna çıkan sınıf başkanlarını andıran “Haydi Gel Bizimle Ol” programı ekibinin bu yöndeki sorularına mazhar oldu. Böyle zamanlarda, Türkiye’nin kabak tadı veren gündeminden uzaklaşıp tarihe dalmayı yeğliyorum. O zaman, Türkiye’de kadınların sorunlarını, Türkiye’nin sosyolojik tarihine daha derinlikli ve nitelikli olarak düşünmeye fırsatım oluyor.
Örneğin, sanat tarihçisi Gönül Öney’in “Selçuklu Sanatında Kadın” konulu makalesi, toplumumuzda cinsiyetler arasındaki ilişkilerin tarihine ışık tutuyor. Öney, bu çalışmasında öncelikle, Selçuklu devletleri üzerine yazılan eserlerde geçen kadınların durumuna ilişkin bilgileri toparlamış. Ardından, bunları Selçuklu hayatının adeta fotoğrafını çeken tasvirlerle süslü çini ve seramiklerin bizlere anlattıklarını, bu bilgilerle karşılaştırmış, harmanlamış. Ortaya çıkan sonuca göre, gerek Büyük Selçuklu gerekse de Anadolu Selçuklularında, önceki ve çağdaşları İslam devletlerinden farklı olarak, kadın toplumun önde gelen bir parçası. Oysa Emeviler ve Abbasilerin sanat eserlerine baktığımızda, kadının sadece arka plandaki süsleyici bir motif olduğunu görüyoruz.
Öney, “İlk Türk devleti Hunlardan başlayarak Göktürklerde, Uygurlarda ve ilk Müslüman Türk devleti Karahanlılarda kadının toplum içinde yüksek bir mevkii vardı. Bu gelenek 12.-13. yüzyıllarda Selçuklularda da sürdürülür, kadınlar erkeklerle birlikte ava, seferlere, savaşlara, dinî, siyasi, iktisadi faaliyetlere katılırlardı” diyor.
Makale, “Hatun kelimesi, Türk devletlerinde hakanın ilk eşi için kullanılmaktaydı ve hatun hükümdarla birlikte tahta çıkıp yönetimde söz sahibi olabiliyordu. Bunun kökü Göktürklere kadar uzanıyor, çıkan emirnamelerde hatunun da mührü gerekiyordu. Selçuklu kadınları çeşitli devlet işlerinde etkili olmakta ve emirlerinde şahsi hizmetlerini gören hizmetliler bulunmaktaydı. 11. yüzyıl Türk kaynağı Kutatgu Bilig’e göre Uygurlardan başlayarak Selçuklulara kadar uzanan Terken unvanı hem hükümdar, hem de hatunlar için kullanılmaktaydı. En kıdemli unvanı alan Terken hatunlar, eşlerinin veya oğullarının yokluğunda naibe olabiliyordu. Hükümdarın kız çocuklarına da çok itibar ediliyor ve Melike unvanı veriliyordu” diye devam ediyor.
Öney, Selçukludan kalan seramiklerdeki tasvirlere bakıldığında, “Daha büyük ve sultana eş konumda canlandırılan hatun figürü, sanki saraydaki hâkimiyetini ve gücünü simgeler gibidir ve bir terken hatun olduğunu düşündürür” diye yazıyor. Örnek olarak da, Tuğrul Bey’in eşi Altunca Hatun’u gösteriyor. Öney’in ifadesiyle, Altunca Hatun, sultanın kararlarında etkili olmuş, onun adına savaşmış bir terken hatundur. Makalede geçen satırlara göre, Melikşah’ın karısı Karahan soyundan gelen Terken Hatun ise, çok itibar ve nüfuz sahibiydi. Sarayda kendisine bağlı divanı, vezirleri, memurları, mali ve idari teşkilatı ile atlılardan oluşan 12 bin kişilik ordusu mevcuttu. Hukuki belge çıkarma, emir verme yetkisi vardı.
Dahası, Ortaçağ İslam dünyasında özellikle Anadolu’da Türkmen erkekleri tarafından ticari ve dinî amaçlarla kurulan, kendine özgü gelenekleri olan Ahi teşkilatının Baciyan-ı Rum adını alan kadınlar kolunun ürettiği giysiler, kumaşlar, kilimler, halılar, çok makbuldü ve ihraç edilmekteydi. Yani, bugünün deyimiyle, bahsi geçenler, “kariyer sahibi kadınlardı”. Ayrıca, Baciyan-ı Rum kadınları askerî, sosyal ve kültürel faaliyetlerde de bulunuyordu. İbni Batuta da, 14. yüzyılda Türk kadınının misafir ağırladığını, çarşı pazarda serbestçe gezdiğini yazıyor.
Bütün bunların yanı sıra, özellikle Anadolu Selçuklularında, başı örtülü hatta günümüzün türbanına çok benzeyen tarzda saçlarını örten kadınlar da vardı. Selçukluların Anadolu’ya gelmesiyle beraber, Öney’in anlatımıyla, “Türk kadınları, eski inançlarına ters düşmeyen bazı mezhep ve tasavvufi mezheplere yakınlık duymuştur. Anadolu’da Yesevilik, Ahilik, Bektaşilik, Mevlevilik muteber sayılmıştır. Çeşitli araştırıcılar, Türkiye Selçuklularında kadın giyim eşyaları arasında, çarşaf ve başörtüsü de bulunduğunu yazar”. İşin ilginç yanı, aynı dönemde Ortodoks Hıristiyan Bizans kadınlarının da, Anadolu Selçuklularınkine çok benzer “türbanlar” kullandıklarını gözlüyoruz. Arada acaba nasıl bir etkileşim vardı?
Selçuklu çini ve seramiklerinde, çıplaklıkla beraber kapalılığın da olduğunu görüyoruz. Tüm bu tarihi okuduğumuzda, Türkiye’nin üzerinde kurulu olduğu toprakların sosyolojik tarihine baktığımızda, son yıllarımızı tüketen, kurutan siyasi tartışmaların saçma sapanlığını bir kez daha anlıyoruz. Dahası, bu tartışmalar Türkiye’deki kadınların gerçek sorunlarını sadece gölgeliyor.
No comments:
Post a Comment