Her 15 Mart’ta Macaristan ulusal bir bayramı kutlar. Dün de, başkent Budapeşte genelinde yollar kapalı, polisler nöbette ve her köşe Macar bayraklarıyla donanmıştı. Kutlanan, 1848 Devrimleri’nin yıldönümüydü. Bu bayramın geçmişte ve günümüzde Macaristan için önemini gelecek hafta anlatmadan önce, 1848 Devrimleri’nin Avrupa için ne anlama geldiğine biraz değinmekte yarar var.
1848, Avrupa’yı Avrupa yapan yıldır. Bir parçası olmaya çalıştığımız Avrupa’yı ve 21. yüzyıl itibariyle neden Türkiye’nin hâlâ Avrupa’ya siyaseten entegre olmakta güçlük yaşadığını kavramak istiyorsak, bu tarihe dönmek gerekir. Tabii, günümüzde Türkiye siyasetine damgasını vuran en büyük güç olan milliyetçiliği ve popülizmi anlamak için de... Ve, küresel bir ekonomik krizin yaşandığı şu günlerde, bu tarz altüst oluşların ne gibi sonuçlar doğurabileceğini analiz etmek için de...
Neden 1848, Avrupa’ya bugünkü çehresini kazandıran değişimleri tetikledi? Bir kere, kıta Avrupası’nın hemen her köşesini etkileyen bu devrimler silsilesi veya daha yaygın söylenişle, “devrimler dalgası”, “gelişmiş” veya “geri kalmış” olsun tüm Avrupa halkları üzerinde etkili oldu. 1848 Ayaklanmaları, liberal ideallerle başlayıp muhafazakâr güçlere yenik düşmeleri ve devrimcilerin ciddi şekilde ezilmeleri nedeniyle, “başarısızlıkla” sonuçlanmış olarak nitelenebilirler. Ancak yaygınlıkları ve kıta genelinde yarattıkları etkileşim bakımından, Avrupa’dan bir elektrik akımı geçermişçesine, kısa süreliğine de olsa bir siyasi etkileşim, yani bir tür kenetlenme yaratmışlardır. Dahası 1848, Marksist tarihçi Eric Hobsbawm’dan alıntılarsak, “Avrupa’nın dönemediği bir dönüm noktası değildir”. Hobsbawm’ın dediği gibi, 1848’de Avrupa’nın yapamadığı, bu dönüm noktasını devrimci bir şekilde dönmektir. Gene onun deyişiyle, devrimlerin gerçekleştiği bu yıl, ardında beklediğinizden farklı bir şey çıkan kapı gibidir.
Diğer bir deyişle, Avrupa’yı halen inşa edilmekte olan bir bina gibi görürsek, 1848 o binanın kapısıdır. Bugün, Avrupa Birliği’nin kurumsallaştırmaya çalıştığı değerler ve bununla bağlantılı olarak Türkiye’de “Avrupa’nın parçası olmakla” ilgili ne konuşuluyorsa, bunun kökleri 1848’e uzanır.
19. yüzyılın ilk yarısında endüstrileşme ve modernleşme, Avrupa genelinde, sosyal ve ekonomik yapıyı tamamen değiştiriyordu. İşçi sınıfı ve burjuvazi gibi yeni siyasi kutuplar ortaya çıkmıştı. İyileşen sağlık hizmetleri, tıbbi buluşlar, temizlik bilincinin ve sağlıklı yaşam koşullarının yaygınlaşması vesaire gibi nedenlerle insan ömrü uzuyor, bununla beraber nüfus artışı da söz konusu oluyordu. Böylece, zengini ve yoksuluyla “halk” bir topyekûn kavram olarak karşımıza çıkıyordu. Baskı ve haberleşme teknolojisindeki gelişmeler ve okullaşma, okur-yazar sayısının artmasıyla beraber, “basın” ilk kez, yükselen sınıfların taleplerini yaydığı bir güç olarak kendini gösteriyordu.
Öte yandan, işçi sınıfı ve hızla şehirlere göçen eden yeni kentlilerin, ekonomik zenginleşmeden pay alabildikleri söylenemezdi. Kötü koşullarda yaşıyor ve çok çalışıyorlardı. Geleneksel düzenin parçası olan zanaatkârlar, endüstrileşmeyle bir köşeye itilmenin ve yoksullaşmanın baskısını yaşıyordu.
Monarşilerden sonra ilk kez gerçek anlamda, halka yayılmış, halka dayalı “siyaset” başlıyordu. Sosyoekonomik değişim ve eğitim seviyesinin yükselmesi ve buna bağlı olarak basının etkisinin artması kanalıyla, milliyetçilik, sosyalizm, popülarizm, liberalizm gibi siyasi akımlar yayıldı.
Değişimin gücü hızla Avrupa’yı dönüştürürken 1845 ve 46’da yaşanan kıtlıklar gibi bir dizi ekonomik sarsıntı, halk arasında yayılan politik görüşlerin, düşünceden harekete tercümesine neden oldu. Daha da açarsak, 1846-1849’da gıda fiyatlarının yükselmesi ve 1840’larda yaşanan ekonomik patlamanın ardından yaşanan duraksamayla gelen sosyal bunalım, siyasi ve ekonomik otoritenin, halkın iradesini yansıtması ve halk için olması gerektiği düşüncesini, 1789 Fransız Devrimi’nden sonra bir kez daha, daha yaygın ve etkin biçimde gündeme getirdi.
Genel olarak, 1848’e ruhunu veren güç, orta sınıfların, yani ağırlıklı olarak burjuvazi ve işçilerin ortak olarak, daha fazla hak ve özgürlük, insanca yaşam koşulları talep etmesiydi. 1 Şubat 1848’de yayınlanan Komünist Manifesto’yu doğuran da bu ruhtu. Söz konusu olan, günümüzün deyimiyle, insan haklarına epey dayalı bir vurguydu.
Kuzey Avrupa’nın siyasi özgürlükler ve ekonomik bakımından Avrupa’nın diğer yerlerinden farklı bir gelişim göstermesi, buraları devrimden muaf tuttu. Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya da, 1848 kapısından, Avrupa’dan farklı şekilde gelişim ve değişim gösterdikleri için geçmediler. Belki de bu yüzden de, günümüz Avrupası’nın kapısından ısrarla, hak ve özgürlükleri inkâr ederek geçmiyorlar.
No comments:
Post a Comment