Özden Örnek ve Mustafa Balbay’ın günlükleri, TSK’ya ait olduğu söylenen ve medyanın kontrol altına alınmasına ilişkin dün Taraf’ta yayınlanan, raporlar, Nokta dergisinin yayınladığı Sarıkız ve Ayışığı darbe planları... Fişlemeler, yine ve gene raporlar, çeşitli konuşma kayıtları... Bunların hepsinde, TSK’daki bazı üst düzey ve orta düzey isimlerle, toplumun elit kesiminden sayılabilecek gazeteciler, medya patronları, işadamları, sendikacılar, akademisyenler, hukukçular, siyasetçiler vesairenin düşünsel fotoğrafını çeken ipuçları var. Bu kişiler, “ulusalcı” denilen ve Türkiye’de milliyetçiliğin en elit düzeyini temsil ettiği düşünülen, aynı zamanda da “aşırı milliyetçi” olarak tanımlanabilecek bir grubu oluşturuyor. Trajikomik yan, ortaya dökülen tüm bu gizli belge ve konuşmalarda milliyetçiliğin “m”si bile yok.
Türkiye’de sürekli kendi içine ve kendi kendine bakan, düşünsel boyutta dışarıya kapalılığı nedeniyle de “milliyetçi” olarak adlandırılan bir yan var. “Türk” olmayanların, özellikle de Müslüman değillerse, dışlandığı ve kimliklerinin sıkıntısını çektikleri bir ortam da söz konusu. Gazete manşetlerinde, sokak arası konuşmalarda, siyasi söylemlerde, mürekkep yalamış tanıdıkların sözlerinde bile, uluslararası normlara göre “ırkçılık” veya “yabancı düşmanlığı” sayılabilecek ifadelere rastlamak mümkün. Başka ülke halklarını etiketleyip, buna niyetlenilmese bile, aşağılamak ve Türkleri yüceltmek de, sıkça rastlanan bir “Türk” davranışı!
Peki, 1980 darbesini bir milat alırsak, o zamandan bu yana Türkiye’de gerçekten milliyetçilik var mı?
Aslında yoktu. Daha ziyade, 1980-1990 arası Sovyetik totaliter sistemlerde rastlanan bir tür ulus-devlet propagandası ve sınırları içinde kapalı yaşayan halkın bu propagandayla hamur gibi biçimlendirilebilen (en azından sathi olarak) görüşleri var(dı). 1990-2000 arasında ise, eskiden işleyen propaganda mekanizmasının dejenere olduğu, dışa açılan toplumun da bir yandan dış dünyayı keşfedip hayranlık duyarken bir yandan kendini beğenmediği; yaşanan iç savaşın travmasının üzerinin, ülkeyi tsunami dalgası gibi kaplayan modernleşme dinamiğiyle örtüldüğü bir sarsıntı dönemi yaşanıyor.
Türkiye’de ideolojik milliyetçiliğin yoksunluğunun en iyi kanıtı da, milliyetçiliğin en süzme örneğini vermesi gereken devletin 1980’den bu yana oluşan en kalbur üstü tabakasının ürettiği ulusalcılığın fikirsel kofluğu. Daha doğrusu ideolojik olarak yokluğu. Oturup ulusalcı görüştekilerin katıldığı bir tartışma programını izlediğinizde bile bu ortaya çıkıyor. Avrupa Birliği’nin “komploları” anlatılırken birden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına atıfta bulunulabiliyor. Amerika’ya nefret kasideleri düzülürken, ardından Amerika örnek gösterilebiliyor. Dahası, önemli sembollere emek vererek sahip çıkma anlamında da bir milliyetçilik yok. ODTÜ öğretim görevlisi olan Bülent Yılmazer’in Çanakkale Savaşı’na ait 300 kadar fotoğrafı Alman pilot Emil Meinecke’nin Kanada’da yaşayan oğlundan bizzat satın almasından önce Genelkurmay arşivlerinde Çanakkale ile ilgili sadece 22 fotoğraf bulunuyormuş. Ulus-devlet anlayışının yapıtaşlardan biri olan bu savaşın fotoğraflarına bile resmî olarak bir ilgi duyulmamışsa, nasıl bir milliyetçilikten bahsedebiliriz ki? Daha ziyade, milliyetçi söylem ulusalcı kesimlerin iktidar kavgalarına makyaj olarak kullanılıyor.
Ulusalcılığın bozkırvari zihinsel iklimine karşın, kilit de bir işlevi var. Türkiye’de 2000’ler itibariyle gerçek anlamda bir milliyetçilik doğuyor, ulusalcılık da bu milliyetçiliğin kimyevi bir bileşeni gibi oluşumunu etkiliyor.
İlk gerçek milliyetçiliğin doğumu, Türkiye’nin dışa açılıp güçlenirken kendinin farkına varmasından, bununla beraber ilk kez resmî söylemin halktaki söylemi, halktaki söylemin de resmî söylemi çoğaltarak, adeta birbirlerine ayna tutarak tutuşturmasından kaynaklanıyor. Geçtiğimiz yıllardaki bayrak asma eylemleri, belki Ergenekon soruşturmasının sanıklarından bazılarınca planlanmış olabilir ama neticede o bayrakları oraya çıkıp da asanlar, halkın bizzat kendisiydi. Bu oluşum da, adeta radyoaktif bir yağmur serpelenirmişçesine Türkiye’deki herkesi de bir şekilde etkiliyor. Aslında demokrat, liberal ve dünyaya açık olabilecek kesimlerin bile düşünce DNA’sını dönüştürüyor. Bu nedenle, Ergenekon soruşturması kapsamında ortaya çıkan ve yakın mazimize damgasını vuran darbesel hareketlerin, çalışmaların üzerine bir temiz sayfa çevirmek o kadar kolay değil.
Herhalde, Türkiye’deki bu milliyetçiliğin Rusya’da Putin önderliğinde çok daha güçlü ve çok daha olumsuz şekilde oluşan yeni Rus milliyetçiliğini tuhaf şekilde andıran esintiler taşımasının ardında yatanları anlamak için; geçen haftaki yazıda bahsettiğim 1848 yılına dönmek, o yıl yaşanan devrimlerin neden Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları’nın kapısında geçmediğinin, neden 21. yüzyılın başında Rusya ve Türkiye’nin Avrupa’yla yollarının yine ve gene ayrıldığının üzerinde düşünmek gerekiyor
No comments:
Post a Comment