Monday, March 30, 2009

Yeni Türk milliyetçiliği

Geçen hafta ‘yeni Türk milliyetçiliğinden’ bahsederken, bu yaklaşıma iki örnek hafta içi Türkiye gündeminin tepesine oturdu. Önce, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Irak ziyaretinde “Kürdistan” sözcüğünü telaffuz edip etmediği tartışma konusu oldu, sonra BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun kazası medyaya müthiş bir duygusallıkla yansıdı. Duygusallıkla diyorum, çünkü enkaz neden bulunamadı diye bir kızgınlık, endişe, yas, üzüntü, kahır ekranlardan dışarı taşan hislerin arasındaydı. Evet, yeni doğan Türk milliyetçiliği işte tam bu iki ayrı olayın yansıttığı minvalde. Bir yandan, bu milliyetçiliğin yarattığı müthiş bir muhafazakârlık ve muhafazakârlığın hassas noktalarını işaretleyen belli ‘kırmızıçizgiler’ var. Onlar kafalarda ve mantıken aşılsa bile, fiiliyatta aşılamıyor. Aşılamamasına en büyük engel de, zihinlere çakılan “elalem ne der” korkusu. Bu korku, haksız da değil. Çünkü, toplum genelinde sıklıkla –üzerinde çok da düşünülmeden de olsa- milliyetçi kodlamalarla dolu sözler sarf ediliyor. Kürt konusu, Ermeni meselesi, Türkiye’ye komplo kurup duran Batı gibi kırmızıçizgiler adeta düşüncelerdeki savrukluğun üzerini aşarak, sisin içinde yanıp sönen lambalar gibi toplumsal bir bilinç çekim alanı yaratıyor. Aslında, ideolojik bir derin tasavvur, kökleşmiş bir milliyetçi düşünce biçimi ortada olmadığından, yani söz konusu olan adı üstünde ‘doğmakta olan yeni bir Türk milliyetçiliği’ olduğundan, kırmızıçizgileri cesur bir çıkışla veya dikkatli, ince hesaplanmış bir manevrayla siyaseten aşabilmek çok kolay. Kürdistan sözcüğü nedeniyle başının ağrıyacağını öngören Cumhurbaşkanı Gül, Ermenistan ile ilişkileri adım adım başlatma ve geliştirme çabasına öncülük etti de ne oldu? Dünya kimsenin başına yıkılmadı. Zaten, 2007’de Cumhuriyet mitinglerine uzanan dönemde Abdullah Gül aleyhinde tüm milliyetçi kodlamaları kullanarak öyle bir sert kampanya yapıldı ki, o tutmadığına göre, demek ki “Kürdistan” demenin de bir aşırı yıpratıcı bir tarafı olmazdı. Ancak, milliyetçi muhafazakârlığın koyduğu ‘sözde’ sınırlara riayet etmenin ardında başka bir neden var. Türkiye’nin iklimini artık bu ruh hali belirliyor. O nedenle, milliyetçiliğin yarattığı çekim alanı adeta manyetik etkide bulunup demokratik tutukluk yaratıyor.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne neden olan kaza, bu çekim alanının gücünü bir anda görünür kıldı: Büyük Birlik Partisi, gerçekten de büyük bir birlik yarattı. Medyada sergilenen duyarlılık ve duygusallık, elbette biraz da kazanın oldukça dramatik bir şekilde gerçekleşmesinden, enkaza ulaşılamamasından, medyanın belli bir bölümünün nasılsa bir bahane bulup AKP’yi suçlamasından ve diğer bir bölümünün bunu boş çıkarmak istercesine Yazıcıoğlu’nu sahiplenmesinden de kaynaklanıyordu. Ancak, Jörg Haider’in geçen ekimde kaza sonucu ölümünün Avusturya’da yarattığı havaya benzer bir atmosfer ortaya çıkmıştı. Haider, tıpkı Yazıcıoğlu gibi milliyetçi yelpazenin en ucundaydı. Haider’in lideri olduğu Freiheitliche Partei Österreichs (Avusturya Özgürlük Partisi) Avusturya politikasına, BBP’nin Türkiye siyasetine etkisinden daha güçlü biçimde damga vurmuştu. Haider, başbakanlığın eşiğinden dönmüştü. Ayrıca Haider, Avusturya’yı dünya gündemine oturtan büyük tartışmalara neden olmuştu. Bu farklılıklara karşılık, iki siyasetçinin de ölümleri ülkede bir şaşalama, şok ve yas hali yarattı. Tüm siyasi kutupları birleştiren, halk işi, toplumsal bir yas.

Tıpkı Türkiye gibi Avusturya’yı da bir yerlerde, bir köşede aşırı sağın olması adeta rahatlatıyor. İktidar olmayacak, siyasi pusulayı sert çekişlerle etkilemeyecek ama ‘büyük birliğin’ bir kutbu olacak aşırı milliyetçilik yani.

Ne var ki, Avusturya’da kökü çok derinlere inen, sistematik ırkçılıkla harmanlanmış bir muhafazakâr milliyetçilik var. Halk nezdinde defalarca bozulup yeniden inşa edilmiş türde. Öte yandan, Türkiye’ye çok benzeyen bir milliyetçilik akımını, şu an Avrupa Birliği ile süregiden aday adaylığı ilişkileri nedeniyle Sırbistan’da görüyoruz. Türkiye her nasılsa, aday ülke statüsünde olsa da, aday adayı gibiymiş gibi bir ilişki yürütmeyi başarıyor Avrupa Komisyonu ile. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerle son derece sert çatışmalar yaşayan Sırpların arasından günümüzde Hitler’in doğum gününü kutlamak için Belgrad sokaklarında yürüyenler çıkması, Türkiye’de Hitler’in veciz eseri Mein Kampf’ın en çok satanlar listesinde üst sıralara tırmanmış olmasına benzer bir durum. Ancak, Sırp milliyetçiliğinin Osmanlı İmparatorluğu ve Habsburglar gibi iki baskın hegemonyadan kurtulmak için reaksiyoner bir güçle doğduğunu unutmamak gerekli. Yani karşılaştırma yaparken bu ayrıntıyı gözönünden ayırmamak lazım. Gene de, son yıllarda Sırbistan’ın AB (aday) adaylığı sürecinde sivillerin ordunun siyasetteki etkisini sınırlama çabaları, liberal tandanslı iktidarın, her ne kadar kendisi de milliyetçi olsa da, milliyetçiliği kendine karşı kullanan (ve benimseyen) muhalefet partileriyle çekişmesi, halk nezdindeki Batı şüpheciliği, komplo teorilerine duyulan aşk ve şevk, dindarlığın milliyetçiliğin çimentosu olması gibi etkenler Türkiye’yi anımsatan esintiler taşıyor.

No comments:

Post a Comment