Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Davos’u ani bir kararla terk etmesine yol açan toplantı, pek çok açıdan kültürel çatışmalar konusunda ders niteliği taşıyacak özellikler taşıyordu. Bu toplantı, beni kıymetli akademisyen Nimet Beriker’in Türkiye’ye kurumsal olarak tanıştırdığı Conflict Analysis and Resolution (Uyuşmazlık Analiz ve Çözümü) alanıyla tanışma fırsatını yakaladığım döneme götürdü.
Sabancı Üniversitesi’ndeki, Türkiye’nin toplumsal, siyasal ve bölgesel yapısı nedeniyle büyük önem taşıyan bu bölüm, sık sık konunun dünya çapındaki uzmanlarını da ders vermek üzere davet etmesiyle ön plana çıkıyordu. Davos olayı, bana bu bölümdeki “Kültürel Çatışma” dersi için İstanbul’a gelen uzman Raymond Cohen’in aktardığı bir hikâyeyi anımsattı. Oxford ve Kudüs’teki İbrani Üniversiteleri mezunu olan Cohen’in anlatısı şöyleydi; Amerikalı bir uzman, bir iş için İsrail’i ziyaret ediyor. Bu ziyaret esnasında kendisiyle beraber çalışan İsrailli meslektaşı, Amerikalının sürekli eline koluna dokunmasından çok rahatsız oluyor. Sonunda da, dayanamayıp Amerikalıya neden böyle yaptığını soruyor. Amerikalı da, Ortadoğu’da insanların birbirine samimiyet ve açık kalplilik göstergesi olarak dokunmayı sevdiğini okuduğunu ve bu nedenle, iyi niyetini göstermek için âdeti olmadığı halde devamlı böyle bir tavır sergilemeye özen gösterdiğini söylüyor.
ABD’nin en prestijli, merkez görüşteki gazetelerinden biri olan Washington Post’un yazarlarından David Ignatius, Davos’taki toplantıda büyük ihtimalle saygısızlık yapmak gibi bir amaç gütmüyordu. Her şeyden önce, Ortadoğu üzerine yazıp çizen biri olarak böylesi bir çatışmanın ortasına düşmenin mesleki kariyerine ters düşeceğinin herhalde ayırdındadır.
Türkiye Cumhuriyeti ile aynı yaşta olan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ise, bugünkü Belarus’ta doğup 1934’te Tel Aviv’e ailesiyle beraber göçen biri. Tel Aviv 1909’da kurulduğuna göre, henüz 10 yaşında sadece 25 yıllık geçmişi olan bir kentte, dindar olmayan anne-babasının aksine, dine büyük bir hevesle sarılan ve İsrail’in kurulması sürecine tüm merhaleleriyle tanık olmuş, 60 yılı aşkın süredir siyaset sahnesindeki politikacı. Oslo Barış Süreci’nin, bu süreçteki rolü nedeniyle suikasta kurban giden İsrailli lider İzak Rabin’den bile fazla içinde sayılan, barış çabalarının ülkesindeki kilit kişilerinden. Davos’taki toplantıda, İsrail’in uluslararası kanunları ve insani ahlaki normlarını hiçe sayan savaşını bu denli hararetle savunması, ülkesinin içine kendini soktuğu çıkmazın bir göstergesidir. Bu da, üzerinde düşünülmesi gereken trajik bir durumdur aslında.
Başbakan Erdoğan’ın sert ve duygusal tavrı, dünya genelinde İsrail devletinin Filistinlileri ezen askerî ve siyasi tavrına karşı kızgınlık duyan pek çok kişinin hislerine tercüman oldu. Bu konuda zaten, birçok yorumcu Türkiye’de çoğu olumlu, bazıları da özellikle üslubu eleştiren görüşler bildirdi. Ama Erdoğan’ın Ignatius tarafından sürekli kesilmeye çalışılan ikinci söz alışında atıfta bulunduğu bir kaynağın niteliği arada kaynadı gitti. İsrail doğumlu olan ve ülkesine olan eleştirel bakışı nedeniyle oradan uzakta yaşamayı yeğleyen müzisyen Gilad Atzmon’un yazıları, Başbakan Erdoğan’ın atıfta bulunduğu iki kaynaktan biriydi. Özellikle bazı sol çevrelerde çok destek bulan Atzmon gerçekten de tartışmalı bir kişilik. Atzmon, Londra’daki bir üniversitedeki konuşmasında “sinagog yakmanın rasyonel bir hareket olabileceğini” öne sürmüştü. Atzmon, bu sözlerinin şiddete teşvik gibi bir niyet taşımadığını, yalnızca İsrail’in şiddet politikalarının bu tip hareketlere neden sebep olabileceğini anladığını iddia etmişti.
Şahsen yazılarını okuduğumda, Atzmon’un görüşlerinin, barışçı ve şiddet karşıtı bir kişinin kullanmaması gereken dozda karşı şiddet içerdiğini düşünüyorum. İsrail’i eleştirmek için devamlı Nazizm’in referans gösterilmesi, en basit yorumla, bana fikirsel bir sığlık olarak geliyor.
Erdoğan’ın Atzmon alıntısı yapmasının ardında kendi görüşlerinin yattığını düşünmüyorum. Büyük ihtimalle, bir danışmanı, Atzmon’u fazla araştırmadan, bazı yazılarını ilginç bularak notlar halinde alıntıları Başbakan’a sunmuştur. Neticede Atzmon, büyük tartışma yaratsa da, İsveç Sosyal Demokrat Partisi tarafından Stockholm’e konuşma yapmak için çağrılmış biri.
Ancak, Türkiye’nin sadece dış siyasetinde barış öncüsü olmak için değil, kendi iç barışı için de anti-Siyonizm ve anti-Semitizm ayrımını iyi yapması lazım. Başbakan Erdoğan da, bunun ayırdında gibi gözükerek, Davos dönüşü konuşmalarında tekrar tekrar etnik ve dinî ayrımcılığa prim vermemeye vurgu yaptı.
Gene de, Türkiye’de “yüzer gezer” bir ‘yabancı’ düşmanlığının dün ve bugün var olduğunu hiç hatırdan çıkarmamak gerek. Bahsedilen yabancı, bugün şu grup, bazen bu millet olabilir. Köken olarak Türk sayılmalarına rağmen siyasi görüşleri nedeniyle, dışlanması çoğunlukça makbul görülenler de olabilir.
Bir ayrıntı olarak, moderatör Ignatius’un sürekli Ermeni kökenli olduğuna, hemen her televizyon kanalı ve gazetede vurgu yapılmasına lüzum gerçekten var mıydı?
No comments:
Post a Comment