Türkiye’de Ergenekon soruşturması çerçevesinde sık sık, Soğuk Savaş boyunca faaliyet gösteren Gladio’ya atıfta bulunuldu. NATO ve ABD gizli servisi CIA’nın maddi ve eğitim desteğiyle örgütlenen Gladiolar, bazı Avrupa ülkelerinde fazla karanlık işlere bulaşmadan sessiz sedasız olası bir Sovyetler işgalini bekledi. Bazılarındaysa, ekilen tohum, dış destekle açıklanamayacak düzeyde serpilip gelişti. İtalya ve Türkiye, bu ikinci kategoriye girerken, İskandinav ülkelerinde Gladio şebekesi çok daha erken yıllarda kamuoyunun bilgisine yansıdı. Örneğin, 1978’de Norveç’te gömülü silah ve mühimmatın bulunması, Savunma Bakanı Rolf Hansen’in, bunların ne amaçla saklandığı yolunda açıklamalar yapmasını zorunlu kıldı.
İskandinav ülkelerinin Sovyetler’e coğrafi yakınlığına ve bundan kaynaklanan ‘stratejik’ önemlerine rağmen, Gladio’nun mayası buralarda tutmadı. Zaman içinde CIA’nın en üst düzeyine yükselen, ABD tarihinin en kilit istihbaratçılarından William Colby’nin ilk önemli görevi, İskandinavya’daki Gladio’yu örgütlemekti. Colby’nin 1978’de yayınlanan anılarında da Gladio ile ilgili ilk ipuçları vardı.
Colby, biyografisinde, bazı İskandinav ülkelerinin topraklarında Sovyet istilasına karşı tetikte bekleyen bir gizli direniş örgütlenmesine sıcak bakmadığını ve bu sebeple, yerel otoritelerden herhangi bir destek beklemeden bir şeyler yapmaya çalıştıklarını anlatmıştı. Akademisyen Olav Riste’nin The Norwegian Intelligence Service: 1945-1970 (Norveç İstihbarat Servisi: 1945-1970) adlı kitabına göre de, Norveç gizli servisi NIS’in başındaki Vilhelm Evang, 1957’de NATO’dan bazı birimlerin yardımını alan “kontr-istihbaratçıların” faaliyetlerinden son derece rahatsız olmuştu. Evang, psikolojik savaş gibi amaçlar güdülmesini ve halkı büyüteç altına alan “kara listeler” hazırlanmasını endişeyle karşılıyordu.
Sonuçta, hiçbir İskandinav (ve hatta Avrupa) ülkesinde İtalya’daki gibi, toplumun her kesiminden isimlerden oluşan karmakarışık ve salkım saçak bir tuhaf şebeke ortaya çıkmadı. Neticede, İtalya’da 1945-1990 arası kemikleşen, ülkedeki hemen tüm önemli sarsıcı olayların arka planında izlerine rastlanan bu yapının oluşmasının sorumlusu, “dış mihraklardan” ziyade, o ülkenin kendi siyasi ve sosyolojik yapısıydı. Sonuçta, yine İtalya’nın iç dinamikleri nedeniyle, Gladio şebekesi o ülkenin kendine özgü tarzıyla çözüldü. Gladio operasyonel olarak rafa kalktı, fakat bugüne kadar İtalya üzerindeki izi sürüyor.
İtalya’daki –bir nevi- “1 Numara”, işadamı Licio Gelli’nin bir villasında 1981’de yapılan aramada ele geçen “derin devlet” üye listesinde ismi olanlardan biri de Silvio Berlusconi idi. Gelli, 2003’teki bir röportajında Berlusconi için, “Bayılıyorum ona, bizim planımızı adım adım hayata geçiriyor” diyordu. Bahsedilen plan, Piano di Rinascita Democratica Italiana idi, yani Demokratik İtalya’nın Yeniden Doğuşu. Tabii, bu plan, tamamen otoriter bir yapının, Mussolini İtalyası’nın yeniden doğuşuydu aslında.
Bugün, Ergenekon soruşturması, Gladio’ya atıflar, İtalya basınında hemen hiç yer almıyor. Olan haberler de derine inmiyor. Çünkü, Gladio kavramının düşündürdükleri İtalya için passato remoto, yani uzak geçmiş olarak görülüyor.
Oysa, daha 2005’te, İtalya’da güvenlik güçleri içinde gizli bir terörle mücadele grubu kurulduğu öne sürüldü. Dipartimento Studi Strategici Antiterrorismo (Stratejik Anti-terör Çalışmaları) adı verilen bu grup, kamu fonlarını, istihbarat olanaklarını kullanıyordu. Bu birim, bir yandan Irak Savaşı’yla ilgili bir takım karmaşık işlere girişiyor, öte yandan da, Fransa’da sürgünde yaşayan Kızıl Tugaylar’ın eski üyesi Cesare Battisti’yi kaçırma gibi “nostaljik” faaliyetler planlıyordu. Meraklısı için not: O dönemde başbakan Berlusconi idi.
Neden İtalya, Gladio defterini kamuoyunda zihnen kapattı ama ülkede “iç düşmanları” yok etmeyi hedef seçen gizli yapılanmalar ortaya çıkmaya devam etti?
Neden, devlet içindeki derin yapıları, askerî cuntaları sürekli kendine sorun eden İspanya kamuoyu, Ergenekon davasını büyük bir merakla, medyada yer alan incelikli analizlerle takip ediyor da, kendi benzer durumlar yaşayan İtalya bu kadar meraksız?
Yanıt, Türkiye’deki “derin hay huy” içinde, geçen hafta Rusya’da yaşanan bir olayın Türkiye kamuoyunda uyandırdığı son derece kısıtlı ilgide gizli. 19 Ocak’ta, Rusya’nın önde gelen insan hakları avukatlarından Stanislav Markelov, 25 yaşındaki gazeteci Elsa Kungayeva ile beraber Moskova’da güpegündüz bir suikasta kurban gitti. Markelov, gencecik, cesur ve yeri çok zor doldurulacak bir avukattı; ülkesinin ordusunun Çeçen savaşında işlediği suçlarla beraber neo-faşist cinayetlerin perde arkasını, devlet eliyle gerçekleşen her türlü ayrımcılık suçunu takip ediyordu. Türkiye’de Hrant Dink için anma törenleri yapılırken, Rusya’da son bir ayda insan hakları duyarlılığı olan gazeteci ve hukukçuları hedef alan dördüncü cinayet işleniyordu. Ama nedense, Türkiye kamuoyunda stratejik kafa karışıklıklarını ve siyasi savaşları, insani duyarlılıklara yeğliyor. Tıpkı İtalya gibi...
No comments:
Post a Comment