Monday, February 23, 2009

Hüzünlü ve ‘Gladiotik’ bir İtalya hikâyesi - II

Türkiye’de Ergenekon’un da işi zor. Eğer iddialar doğruysa ve kamuoyunun siyasi görüşlerini yönlendirmek için bazı şiddet eylemleri, devlet içinden bazı kişilerin kumandası altında bir örgüt tarafından gerçekleştiriliyorsa, bu kimselerin halini bir düşünün. Bir bombalı eylem gerçekleştiriliyor; bunun etkisi sizce en fazla ne kadar sürüyor? Türkiye’de 22 Mayıs 2007’de ne oldu? Ankara Anafartalar Caddesi’ndeki patlamayı, bugün, orada yakınını kaybedenler ve yaralananlar dışında kaç kişi hatırlıyor? 16 Nisan 2006’da, Bakırköy’de “karanlık güçlerin” gerçekleştirdiği bombalı saldırıyı anımsayanların sayısı kaç peki? Ya Güngören’de geçen yaz gerçekleşen ve ülkede bayrak patlamasına yol açan bombalamaları?

İtalya’nın ulusal hafızası, çok güçlü olmasa da, Türkiye’den çok daha iyi durumda sayılabilir. 2 Ağustos 1980, hâlâ İtalya’da tüyleri diken diken eden bir tarih. Unutanlar da, ülke genelinde “terör kurbanlarını anma günü” ilan edilen 2 Ağustos’un neden diğer günlerden farklı olduğunu şuradan, buradan duyabilir. Çünkü bu tarihte, Strage di Bologna, yani Bolonya Katliamı gerçekleşmişti. Ülkenin kuzeyindeki Bolonya kentinin tren garında gerçekleşen patlamada, 85 kişi ölmüş ve 200 kişi yaralanmıştı. Patlamanın ertesi günü, dönemin başbakanı Francesco Cossiga, olayın bir kaza olduğunu öne sürdü. Oysa patlamadan sonra neo-faşist bir örgütten olduğunu söyleyen bazı kimseler saldırıyı üstlenmişti. İtalyan kamuoyu ise ölenlerin yasını tutmakla meşguldü.

Gelelim, Nur Batur’un Sabah gazetesi için yaptığı röportajıyla bazı ifşaatlarını birinci elden duyabildiğimiz Cossiga’ya... Cossiga, 1978’de ülkenin en önemli sağcı siyasetçilerinden Aldo Moro’nun Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılıp öldürülmesinden sonra, o zaman bulunduğu içişleri bakanlığı makamından istifa etmişti. Bu, çok dürüstçe bir hareket miydi? Netice de, bu çıkışın üzerine aldığı kamuoyu desteği, Cossiga’yı başbakanlığa taşımıştı. Bir anda, Cossiga hakkında çıkan ve Moro’nun kaçırılması olayındaki sırlara vakıf olduğu iddiaları yok olmuş, kendisi özlenen “temizliğin” simgesi haline gelmişti. Bir kez halkın adamı olmanın sırrını keşfeden Cossiga, 1978 sonrası hep “açıklamalarıyla” dikkat çekti. İşte, belki de bu yüzden Cossiga, Bolonya patlamasının kaza sonucu olduğu söylemini soruşturmalar devam ederken değiştirdi ve Senato’daki özel bir oturumda neo-faşistlerin suçlu olduğunu söyledi. Dahası, Cossiga o günlerde, neo-faşist örgütleri, “karanlık terörden” sorumlu tuttu ve “devletin temsilcilerini öldüren sol terörle”, rasgele kurban seçtiğini öne sürdüğü aşırı sağcı terörün farklı olduğunu iddia etti.

Patlama ertesinde, ülkenin en çok satan gazetelerinden merkez sol görüşteki La Repubblica gazetesi, “yasal ulus ve ‘gerçek’ ülke arasındaki uçurum hiç bu kadar derin olmamıştır” demişti. Bu uçurum ya kabullenilip “yasal ulus” yeniden tanımlanacaktı ya da uçurumu birleştirecek köprüler tercih edilecekti.

Kendini yeniden yaratabilmek... Belki de, her insana, her ülkeye elzem bir yetenek. Ama siyasetçiler için, bu özellik bambaşka bir anlam taşıyor. Doğru seçilmiş bir anda yapılan bir çıkış, geçmişin günahlarını da şeffaflaştırıyor.

Cossiga’nın, sağcı bir siyasetçi olarak “dobra dobra” davrandığı imgesi, onu cumhurbaşkanlığına kadar taşıdı. Kriz dönemlerinin devrimcisi değil, köprüsü oldu. Neticede de, Bolonya saldırısının kurbanlarının cenaze töreninde ıslıklanan Cossiga’nın, anlı şanlı ömür boyu senatör unvanıyla “emekli” olabilmesi mümkün olabildi.

Cossiga’nın kendisi, kanundışı bir sürü işe karışmış değil de, bir kumsalda yürüyüvermişçesine hafif ve hür, açıklamalarıyla “ayakkabılarındaki kumun bir kısmını boşalttığını” söyledi. Yetmedi, 11 Eylül’ün CIA ve MOSSAD tarafından düzenlendiği, futbolcu Zidane’ın Dünya Kupası’nda İtalyan rakibine attığı yumruğun haklı olduğu ve Abhazya ile Güney Osetya’nın Avrupa tarafından tanınması gerektiği gibi her telden çalan, maksat ses getirsin denebilecek açıklamalarda bulundu. İtalya’da Gladio’nun patronluğunu yaptığı, ABD tarafından ülkeyi yönetmek için seçildiği iddiası da, zincirin son halkaları olsa gerek.

Türkiye’de, dikkatimi çeken, Ergenekon tetikçisi olarak adlandırabileceğimiz kimselerin, işlenen cinayetler vesaire gibi dehşet verici tanıklıklarını anlatırken, bir yandan da emekli olma haklarının yenmesi gibi konulardan dert yanması. Bu sözler, aslında hukuksuzluğun devlet içinde ne kadar meşrulaştığının bir kanıtı. Hal böyle olunca, Türkiye’de Cossiga gibi şaibeli açıklamalar yaparak suçlamalardan arınan siyasetçiler bile olamıyor!

No comments:

Post a Comment