Türkiye’nin ne kadar hareketli bir gündeme sahip olduğu, ülkemizin medya dünyasında, biraz da övünçle, hep dile getirilir. Bu teze göre, Türkiye çok renkli ve dinamik bir ülke olduğu için gündemi sürekli değişmektedir.
Açıkçası, aslında Türkiye’nin bir gündemi falan yok. Bir konu ortaya atılıyor. Bir konu bir hafta kadar ağızlara sakız oluyor. Ondan sonra da hemen unutuluveriyor. Dünyadaki “sıkıcı” ve “durağan” ülkelerde, aylarca, hatta aralıklı olarak yıllarca konuşulacak gündem maddeleri, Türkiye’de üç beş gün çiğnenip bir kenara atılıveriyor. Mesela geçen haftalarda, “mahalle baskısı” konusu gündeme geldi. Herkes, Profesör Binnaz Toprak’ın denetimiyle gerçekleşen araştırmayı konuştu. Sonra, bu konu da naftalinlenip rafa kalktı.
Şimdilerde, İsrail’in Gazze’ye gerçekleştirdiği hava ve kara operasyonları konuşuluyor. Türkiye’nin bazı yerlerinde İsrail ve Amerika bayraklarının yakıldığı geniş çaplı gösteriler yapılıyor. Elbette, İsrail devletinin giriştiği bu askerî harekât dehşet verici. Bunu da, Yahudi tarihini çalışmış biri olarak, özellikle hem İsrail hem de Filistin halklarının kaderlerinin kan yumağına dönmesine içim kan ağlayarak söylüyorum. Böyle olması şart mıydı? Bu sorunun kolay bir yanıtı yok... İsrail, Ortadoğu’da değil de Siyonistlerin 1903’teki Altıncı Kongreleri’nde tartışıldığı gibi Uganda’da kurulsaydı tarih, başka mı yazılırdı? Veya, Siyonizm’in ideologlarından sayılan Rusya’nın Polonya’daki topraklarında doğan doktor Leon Pinsker’in Auto-Emancipation kitabında üzerinde durduğu gibi Arjantin’de bir Yahudi devleti kurulmuş olsa? Ya da, bazı İngiliz devlet adamlarının ortaya attığı “Madagaskar” planı gerçekleşse ve en üst düzey Nazilerden Heinrich Himmler’in 1940’ta yazdığı gibi, Yahudiler Batı tarafından kolonileştirilmiş “bir yerlere” tehcir edilseler? 2. Dünya Savaşı sırasında Japon Emperyal devletinde tartışılan “Fugu Planı” hayata geçse ve Yahudiler, Japonların kontrolünde Çin topraklarına yerleştirilseler, mesela Şanghay’a “yönlendirilseler” ne olurdu peki? Meraklısına, Fugu Planı’nın zanaatkâr ve son derece çalışkan olarak algılanan Yahudilerin Japonya emrinde üreten bir nüfus haline getirilmesinin kârlı bir yatırım olacağı tezi üzerine tasarlandığını anımsatalım. Ama, tıpkı yemesi bir Rus ruleti olabilen Fugu balığı gibi, Yahudilerin Japon toplumu içine –tabii ki asimile edilemeyip- tehlikeli sonuçlar yaratması endişesini daha adında yansıtan bu projenin gerçekleşmesini engelledi.
1939-40 arası Amerika’da içişleri bakanlığı yapan Harold Ickes’in yardımcısı Harry Slattery’nin adıyla anılan “Slaterry Raporu”nun önerdikleri ciddiye alınsa ve Yahudiler Alaska’ya yerleştirilse, bugün belki tarih öyle bir değişecekti ki, Barack Obama ABD Başkanı seçilemeyecekti. Buraya nasıl atladık derseniz, Cumhuriyetçi aday McCain’in seçim mağlubu olmasında biraz hamhışır tavırlar sergilemesinden dolayı önemli bir neden olarak gösterilen Alaska’nın valisi Sarah Palin belki siyasette bile olmayacaktı yanıtı verilebilir...
Tarih üzerine atılıp tutulup daha çok şey söylenebilir ama bunlar bir yana, bugün İsrail devletine (insani ve siyasi manada haklı yere) ve hatta tüm Yahudilere (çok haksızca) sert bakan Türkiye kamuoyu, sadece altı yedi ay önce adeta yana yakıla Kuzey Irak’a kara harekâtı gerçekleştirilmesinin tartışıldığını da hatıra getirsin. Nedense, sanki resmî bir kaynaktan fısıldanmışçasına, aynı anda “sivrisineklerin hakkından gelmekle olmaz, bataklık kurutulmalı” sözlerinin çok ama çok kişinin diline ve aklına musallat olduğu anımsansın. Bundan beş yıl önce bir İsrailli eski gazetecinin kendisinden bizzat duyduğum gibi, Filistinlilere özellikle Hamas’a, İsrail medyası tarafından “etkisizleştirilecek unsurlar” muamelesi çekildiğini, bunun da kaynağının bizzat İsrail ordusunun propagandası olduğunu da bir düşünün.
Orduların, devletlerin kilit noktalarında, bazı adamlar var. Bazı hesaplarla tetiklerin çekilmesinin emrini veriyorlar. Sonra bunlar size, bize, sıradan İsraillilere ve Filistinlilere dikte ediliyor. Ellerde silahlar savaşılıyor. Oğullar, kızlar ölüyor; nesiller yitiyor. Nefret büyüyor.
İzninizle, kof adamların verdiği kurşuni direktiflere vicdanen başkaldırıyor ve sıradan “iyi” bir insanı anıyorum. Tanya Reinhart. Doğumuyla bir Yahudi. Eğitimiyle bir dil bilimci. Onu hiç tanımadım. Hiç de tanıyamayacağım. Kendi ülkesinin siyasetini kıyasıya eleştiren ve bunun da gerçek halk sevgisi (ama dikkat vatan değil) olduğunu cesur kalbiyle yazan biri. Bir gece uykuya yatıp hiç kalkamadı. Zaten, hangi iyi kalp örselenmeden kaldırır ki GERÇEK barışseverliği? Acaba, televizyonda kaydedilmiş imgesiyle göz göze gelemediğim Hrant Dink’ten çok mu farklı benzerlerinin kurşunlu veya kurşunsuz kaderi? T.S. Elliot’un Kof Adamlar şiirindeki dizeleriyle, Dünya bir patlamayla değil/Bir iniltiyle son buluyor... Çünkü, yakmayı ve yıkmayı seven insanlığın GERÇEK barışseverleri, kurban etmeyi seven hunhar bir yanı var.
No comments:
Post a Comment