Ergenekon davası çerçevesinde yeni tutuklamaların ardından yapılan silah kazıları, bir kez daha “Gladio” konusunu gündeme getirdi. Avrupa’da Soğuk Savaş döneminde kurulan ve Gladio “şemsiye” adıyla anılan gölge yapılanmaların, olası bir Sovyetler saldırısına karşı yeraltında silah depoları oluşturduğu biliniyordu. Bu tarz saklı silah depolarının ilki, 1981’de Almanya’nın bir kasabası olan Uelzen’de bulundu. Gömülü silahların aşırı sağcı bir terör örgütüne ait olduğu açıklandı. Ancak, sıradan bir örgütün 50 tanksavar, 156 kilo patlayıcı, 230 bomba parçası ve 258 el bombasına nasıl sahip olabileceği sorusu yanıtsızdı. Bu kazının gerçekleşmesinden bir yıl önce, Münih’te Oktoberfest kutlamaları sırasında patlayan esrarengiz bir bomba, 13 kişinin ölümüne ve 213 kişinin yaralanmasına neden olmuştu. Bombayı koyduğu öne sürülen 21 yaşındaki aşırı sağcı Gundholf Köhler, patlama sırasında öldü. Üyesi olduğu Neo-Nazi grup Wehrsportgruppe Hoffmann’ın lideri Heinz Lembke’ye yönelik soruşturma, bahsedilen saklı silahları ortaya çıkardı. Aynı dönemde Aşağı Saksonya’da yapılan başka kazılarda yeni silah gömütlerine ulaşıldı. Araştırmacı gazeteciler, Lembke’nin Almanya’nın istihbarat teşkilatı Bundesnachrichtendienst (BND) ile ilişkili olduğunu yazdı. Resmî araştırmalar ise Lembke ile BND veya Oktoberfest bombalamasının bir ilintisi olabileceğini yalanladı. Lembke, polis gözaltısındayken 1981’de tavana asılı ölü bulundu.
1990’da İtalya’da savcı Felice Casson, hükümete yaklaşık yarım asırdır ülkede gizli şekilde faaliyet gösteren Gladio örgütüyle ilgili gerçekleri açıklamaları için baskı yapmaya başlayınca dönemin başbakanı Giulio Andreotti bir dizi ifşaatta bulundu. Bunların arasında, Gladio’nun İtalya genelinde ormanlar, çayırlar, kiliseler, mezarlıkların da aralarında bulunduğu 139 noktada silahlar gömdüğü de vardı. Bu açıklamalarla beraber, aralarında Il Gazzettino’nun muhabirlerinin bir kilisenin altını bizzat arayarak fosfor bombası da içeren çeşitli mühimmatı buldukları bir “araştırmacı gazetecilik” örneğinin de arasında olduğu bir dizi resmî ve gayrıresmî kazı tetiklendi.
Bunlardan tam yirmi yıl kadar sonra, Türkiye koskoca bir daire çizerek kendi tarihinin karanlık ve henüz aydınlanmamış bir noktasına geri döndü; 1996’da bir trafik kazası enkazıyla gündeme gelen Susurluk olayına...
Arada geçen yıllarda, Türkiye bir zamanlar palazlandıkça palazlanan aşırı sağı ve her daim kollanan milliyetçiliği hukuki yaptırım görmedi. Şimdi sol süsü verilmiş aşırı sağ ile zaten açıkça bu görüşteki kesimlerin bir arada anılır olmasının nedeni, objektif bakanın gözlerine sır değil. Her kesimi bir mıknatıs gibi çeken bir çekirdek ideoloji var zira; adı da milliyetçilik.
2009 itibariyle İsrail’in Gazze saldırısı protesto edilirken, Türkiye’de müthiş bir Yahudi düşmanlığı patlaması yaşanıyor. Sanal ve gerçek dünyada, Nazileri öven övene...
İsrail’in devlet politikası, sürmekte olan Gazze saldırısının sivillere müthiş bir zarar vermesi insani ve hukuki bakış açısıyla elbette galeyana gelmeye sebep olabilir. Hatta, Yunanistan’ın Ortodoks reflekslerle politik hareketlerde bulunması gibi, Türkiye’nin de İslami referanslarla Gazze’de yaşananlara özellikle siyaseten tepkili olmasını açıklamak mümkün.
Ama ötesi var... En “laik” kentimiz olarak gösterilen İzmir’de 2006-2007 yıllarında sokaklarda swastika graffitileri, hatta Hitler’in resminin olduğu bir motosiklet gibi “sert” görüntülere tanık olduğumu anımsıyorum.
2000’lerde kitapçı raflarının Yahudi düşmanı ve Nazi taraftarı yayınlarla “yıkıldığını” görmek beni ürkütmüştü. Şimdi, Osmangazi Kültür Derneği’nin “Yahudiler ve Ermeniler giremez, köpekler girebilir” diyen gövde gösterisi ve Bnei HaŞaron basketbol takımının maçını engelleyen fanatikçe protestolara sahne olmasına tanık olurken, ortadaki “derin” sorunu daha iyi anlıyorum. Ortada olan, aşırı milliyetçi ve (en ufak bir düşünsel farkı olan) “yabancı”ya tahammülsüz, saldırgan bir tavır. Her kimse bu yabancı?.. Ben bile olabilirim.
Yalnızca birkaç ay önce, Türkiye’nin Kuzey Irak’a kara harekâtı gündemdeyken, özellikle emekli asker ve büyükelçilerin, ne kadar büyük heyecanla İsrail’in askerî ve siyasi tutumlarına haset ettiğini anımsayan var mı?
30 yıldır, çoğu bir ülkenin kendi vatandaşlarından oluşan PKK’ya karşı süren savaş, 60 yıldır en çok bizzat ulusal imkânlarıyla dimdik ayakta olan bir derin devlet şebekesi, 90 yıldır kendi vatandaşlarının tümünü kucaklamayı başaramayan bir devlet ideolojisi... Belki de, enkaz halinde olan bireysel ve insani düşünme yetisi feci şekilde iğdiş edilen koskoca bir toplum... Ve dahası, fasit bir daire çizmekte ısrarlı, kendi ırkçılığının farkında bile olamayıp yabancı düşmanlığını hep yeni zirvelere zorlayan, kısır bir medya...
No comments:
Post a Comment