Profesör Binnaz Toprak sorumluluğunda ve Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projesi ile Açık Toplum Enstitüsü desteğinde gerçekleştirilen “Türkiye’de Farklı Olmak, Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” çalışması, “mahalle baskısı” kavramını gene gündeme oturttu.
Şerif Mardin hocanın da belirttiği üzere “mahalle”, Osmanlı İmparatorluğu döneminde gerek bürokratik gerekse sosyal ilişkiler açısından kilit bir birim. Kentleşme, iç ve dış göçler vesaire gibi etkenlere rağmen de, mahalle günümüze kadar sosyal etkisini koruyan bir öneme sahip. Ancak, iletişim teknolojilerinin ve medyanın etkisinin giderek arttığı günümüzde mahallenin boyutları ve anlamı değişiyor. Alın Hrant Dink’i vuran katil şebekesini; sanal bağlantılar, telefon konuşmaları, ormanda atış talimleri, “abilik” ilişkileriyle kurdukları “mahalle” belli ki gerçekten yaşadıkları mahalleden kopuk ve farklı bir yapı oluşturuyordu. Bu uç bir örnek olsa da, internet üzerinden yapılan iletişimle, okunan kitaplar, seyredilen televizyon programlarıyla, sanal mahalleler de oluşuyor. Ki bunları, değil Osmanlı zamanında, bundan bir 10-15 yıl önce bile hayal etmek dahi imkânsızdı. Tüm bu karmaşık iletişim sistemi, insanların düşünme şekillerini, hareketlerini belirleyecek düzeyde bir baskı uyguluyor.
Öte yandan bu araştırmaya dönersek (bu yazının araştırmanın kendisi ve yapısı ile ilgili tek değindiği nokta bu olacak), günümüzün sanal ve somut mahallelerinin düşünce yapılarını biçimlendirmekte önemli bir rol oynayan gazetecilerin, röportajları yapan kişiler olmaması gerekirdi. Araştırmada yer alan gazetecilerin kendilerine ve ilk mesleğim gazeteciliğe büyük saygı duymama rağmen, akademik bir çalışmada gazetecilerin/ medya mensuplarının kullanılmasının ancak ve ancak özel bir amaca hizmet ediyorsa söz konusu olması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, gazetecilerin kendisi veya gazetecilerin bir konuya bakış açısını incelemek için röportajları kendilerinin yapması gayet doğru bir seçim olur. Ama eğer, gazeteciler röportaj yapılacak kişileri seçmede ve onlarla temas kurup, konuşmakla görevlilerse, o andan itibaren akademik gözlem altında gerçekleştirilen bir gazetecilik çalışması ile karşı karşıyayız demektir. Bu da kendi içinde, ilgi çekicidir. Ne var ki, elde edilen sonuç çok kıymetli bir hocanın yöneticiliğinde ve denetiminde yapılan bir çalışma da olsa, çok karmaşık ve çok parçalı bir bilmecenin sadece fotoğrafını çekmekle yetinmek demektir.
Bütün bunları, gazetecilik ve akademik çalışma dünyası arasında bizzat yaşadığım bocalamanın getirdiği mütevazı deneyime dayanarak söyleme gereği hissediyorum.
Cumhuriyet mitingleri dönemini İzmir’de yaşayan biri olarak, yaşam tarzlarının müthiş bir taarruz altında olduğunu düşünen okumuş-yazmış veya göreceli olarak seçkin bir kesimden gelenlerin yaşadığı korkuyu sadece dillendiren değil bunun içerisine girmeye çalışan bir çalışma muazzam derecede heyecan verici olurdu kanaatindeyim. Seçkin derken, aklımda ilkokul öğretmeninden beyin cerrahına, Türkiye dışında yaşayan ve en iyi okullarda eğitim görmüş bir bankacıdan Türkiye dışına adım atmamış bir sol görüşlü bahçıvana, “Türk Einstein’ı” olarak adlandırılan Oktay Sinanoğlu’ndan kendini bir şekilde “daha elit ve aydın” bir gruba ait hisseden bir şoföre kadar son derece geniş bir kitle var.
Normalde, yani dünya ölçeğinde düşündüğümüzde, protest olması gereken bir müzik dergisi olan Bant’ın sahibi neden gidip de uluslararası üne sahip bir sanatçı olan Shepard Fairey’e Atatürk portresi yaptırıyor? Bu, sonunda ülkenin dört bir yanında devlet dairelerinden işyerlerine gördüğümüz klasik Atatürk portresinin yeni bir yorumundan başka bir şey değil mi?
Neden Türkiye’de kendini en aydın ve elit olarak addeden, aslında öyle de olan kesimlerde iflah olmaz şekilde bir İslam korkusu var?
Elbette, bunun son derece anlaşılabilir ve somut sebepleri var. Anadolu’nun hemen hemen tüm kentleri öyle insanın dilediği gibi yaşayabileceği yerler değiller. İçki içmek sorun, saçı uzun olmak sorun, açık giyinmek sorun... Ancak, Avrupa Roman Hakları Merkezi, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Edirne Roman Derneği’nin gerçekleştirdiği, bu köşede daha önce üzerine yazdığım Türkiye Romanları üzerine olan araştırma, “Biz Buradayız!” da, başka açıdan korkunç bir baskı ortamına işaret eden bulgularla doluydu. Türkiye’de farklı olmak ölümcül de olabiliyor.
Bunun da aslında İslam, AKP ile falan çok da ilgisi olmadığını ama muhafazakâr, bağnaz ve son derece dışa kapalı bir milliyetçi yapı ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu yapı, ne yazık ki laik ve dindar çok geniş bir kesimi içine alıyor.
No comments:
Post a Comment