Monday, December 22, 2008

Yoketmenin sıradanlığı

Aslında soykırımların tek bir hikâyesi vardır.

Bir gün, yıllardır beraber yaşadığınız komşularınız sizi istemeyiverir.

Belki sizi uzaklara yollarlar, belki sizi yaşadığınıza pişman edecek şeyler yaparlar, belki de sizi öldürürler. Aslında tüm yakın ilişkiler böyledir. Bir bakarsınız, aile düşman olmuş, arkadaş düşman olmuş, komşu düşman olmuş. Bu, bir insanlık halidir. Ölümlü, kırılgan ve naif bizler, aynı zaman da öldürücü, sert ve zalim olabiliriz. Bir terazinin hanesinde, hoplaya zıplaya dans eden iyilik ve kötülük bir gün gelir, hepimizde serbest kalıverir. Veya insanlar sadece körleşir. Sadece emre uyarlar.

Düşünür Hannah Arendt, İkinci Dünya Savaşı’ndaki soykırımın gerçekleştirilmesinin ardında salt gözü dönmüş “kötüler” değil, belki onlardan da önemli olarak sıradan insanların yer aldığı düşüncesini savunmuştu. Özellikle devlet içindeki bu sıradan vatandaşlar, savaş şartları söz konusu olmasa, belki de klasik “iyi insan” tiplemesindeki kişilerdi. Ancak, emirlere itaat ve kitlesel görüşlere ters düşmeme endişesi, yani bir nevi muhafazakârlıkla, sıradan zamanların sıradan iyi insanları olağanüstü koşullar altında “kötülüğün sıradanlığına” alet olan kimselere dönüşüverirler.

Arendt “banality of evil” (kötülüğün sıradanlığı) tezini, Yahudilerin toplama kamplarına yollanmasını organize eden Nazi Adolf Eichmann’ın Kudüs’te yargılanmasını New Yorker dergisi için izlerken oluşturmuştu. Eichmann, Yahudi nefretiyle kasıp kavrulan, ciddi bir akıl hastalığı bulunan, kötülük dolu biri değil, gayet “normal” bir insandı. Bunu söyleyenler de, bizzat İsrail devletinin Eichmann’ı incelemek üzere görevlendirdiği altı psikolog idi. Bu psikologlardan biri, Eichmann’ın “biraz fazla normal” olduğundan bile şikâyet etmişti.

Arendt, Eichmann’ın Nazi olmadan önce sürekli olarak bir yere, bir gruba, bir işe tutunarak başarılı olma çabasında, zekâ yoksunu bir adam olduğunu yazmıştı. Arendt, Eichmann’ın kendi bireysel fikirlerini, tutumlarını oluşturamayan yapısına dikkat çekmiş, Amtssprache, yani resmî söylemi (elbetteki Nazilerinkini!) basmakalıp bir şekilde yineleyen savunmalarına işaret etmişti.

Eğer, Hitler savaş sırasında bir zaman lafı edildiği gibi Yahudileri topluca Filistin topraklarına veya Madagaskar’a tehcir etse, Eichmann büyük ihtimalle o emirlere itaat ediyor olacaktı.

Arendt, soykırımın, her an her yerde, her toplumda olabileceği tezine itiraz ediyordu. Neticede, olağanüstü koşullar altında bile emre itaat etmeyen, yaşamı pahasına “hayır” diyebilen insanlar vardı. Diğer bir deyişle, seçme şansı en aşırı koşullarda bile mümkündü. Arendt, savaş sırasında Danimarka’da yaşananları da örnek gösteriyordu. Danimarka Nazilerce işgal edildikten sonra, Yahudilerini teslim etmemiş ve bahaneler bularak büyük çoğunluğunu İsveç’e yollayarak kurtarmıştı. İşin ilginç yanı, Danimarkalıların pasif direnişini çökertmek üzere yollanan Naziler de, bir süre sonra Yahudilerin ölüm kamplarına yollanmasının yanlış olduğu düşüncesine kapılmaya, katliamlardan rahatsız olmaya başladılar. Tabii, burada sadece Yahudilerden bahsettik, ama Holokost (Yunanca kökenli bu kelimenin aslı, ὁλόκαυστον –holókauston-; holos, tamamen, kaustos, yanmış demek), İbranice השואה yani Şoah (Büyük Felaket) veya Doğu Avrupa’nın soykırımla kaybolan dili Yidiş’te חורבן yani Çurben olarak bilinen soykırımda, Romanlar, sol görüşten ve muhalif olarak ele geçenler, eşcinseller, zihinsel ve bedensel özürlüler, Afrikalılar, Asyalılar, sendikacılar, Yehova Şahitleri, Sovyetler’den esir alınan sivil ve askerler, işgal edilen yerlerdeki etnik Polonyalı ve Slavlar yok edildi.

Son kertede, insanlar fırsat olursa, belki inanarak belki sadece itaat ederek bir grubu damgalayabiliyor.

Yeter ki, insani zaafları kışkırtacak bir “karizmatik lider”, bir veya birkaç güçlü kişi, bir kışkırtma, bu yönde bir siyaset olsun.

Cinayet, her an her evde olabilir.

Olduktan sonra da, “neden” diye binlerce, milyonlarca sayfa yazılabilir.

Yapılan hiçbir şey gidenleri geri getiremiyor.

Şu veya bu şekilde bundan yaklaşık bir yüzyıl önce, sizin ve benim, sevgililerimiz, sırdaşlarımız, meslektaşlarımız, zanaatkârlarımız olabilecek Ermeni dostlarımız bizden çalındı. Hepimiz, hiç olmayan komşularımızı yitirdik.

Bugün resmî ağızları bırakalım. Ama “onlar da bunu yaptı, bunlar da bunu etti” demeyelim.

Tüm yaşamımız boyunca bizi makbul vatandaş olmak için tornadan geçiren devlet yönlendirmesine sırtımızı dönerek, Türkiye vatandaşı falan olarak değil, dimdik ve yüksek perdeden, mağrur ve insanca, sadece vicdani bir ağrı nedeniyle, bırakın da özgürce özür dileyebilelim.

No comments:

Post a Comment